Zahide Tuba Kor'un hesabıdır; çalışmaları Ortadoğu Günlüğü blogundadır.

Joined February 2017
20 yılda literatüre kazandırdığım 10 kitap... Bunların 2'si (en soldakiler) 2025 yılında yayınlandı. Okuyanların bolca istifade etmesi temennisiyle. (Alt sıradaki Gazze hariç diğerlerinin baskısı tükeneli çok oldu, PDF'lerine internetten ulaşabilirsiniz.)
10
56
7
476
46,499
Ortadoğu Günlüğü retweeted
“İsrail yeni taktikler uygulamaya başladı.” Gazze’de ateşkes Filistinliler için gerçekte neyi değiştirdi? Araştırmacı-yazar Zahide Tuba Kor, ateşkesin ardından devam eden İsrail saldırılarını, insani yardımların yetersizliğini ve Gazze’de giderek ağırlaşan yaşam koşullarını değerlendirdi. Kor, İsrail’in Gazze’yi insansızlaştırma hedefinden vazgeçmediğini belirterek, Filistinlileri topraklarını terk etmeye zorlayan koşullara dikkat çekti.
6
1
10
581
Ortadoğu Günlüğü retweeted
نشر نتنياهو صورة توضح شكل التحالفات في المنطقة: الأزرق الغامق: يمثل تحالف إسرائيل والإمارات السداسي. الأزرق السماوي: ويضم إثيوبيا، وأرض الصومال، وقوات الدعم السريع في السودان، وقوات حفتر في ليبيا، وأجزاءً من جنوب اليمن، واليونان؛ واعتبرها دولاً صديقة لإسرائيل والإمارات. الأخضر: وهو الحلف السني الماسي، ويضم السعودية، وتركيا، وباكستان، ومصر. الأخضر الفاتح: وهي دول صديق للحلف السني الماسي، ويضم سوريا، وإريتريا، والسودان، والأردن، والسلطة الفلسطينية، وأجزاءً من لبنان، وأجزاءً من اليمن، وقطر، والكويت، وحكومة الوحدة الوطنية في ليبيا، وقبرص التركية. وتضم الخريطة أيضاً المحور الإيراني باللون الأحمر، والدول الصديق له باللون الرمادي .
67
222
25
1,109
168,180
Derin Tarih dergisinin ekim sayısında dosya konusu 1973 Arap-İsrail Savaşı. Ben de bu savaşta İsrail cephesini yazdım ve Ortadoğu Günlüğü bloguma yükledim. Konuyla ilgili dergide başka birçok yazı var. Konuyla ilgilenenlere dergiyi tavsiye ederim. ortadogugunlugu.blogspot.com…
1
4
1
54
1,571
Ortadoğu Günlüğü retweeted
Londra'da yaşayan,Hamas'ı Batıda en iyi bilen gaztecilerden @AzzamTamimi ile HAMAS'ın şu anki durumunu,Trump'ın planına bakışını,askeri kapasitesini,7Ekim Aksa Tufanı'nı nasıl yaptığını,etkilerini ve kendisinin Filistin sorununa ilişkin çözüm modelini @PerspektifOn için konuştuk.
19
2
28
1,190
Bu, Şubat 2026’da İsrail'in bölgede kalan son 3 büyük askeri güç Türkiye-İran-Pakistan'ı kuşatma hedefiyle ilan ettiği Altıgen İttifak'ın haritasıydı. Kırmızılar ittifakın parçası, morlar ittifaka girme sinyali verenler. Bunlar arasında Azerbaycan da var. Yaşananlar tesadüf değil
1
9
1
52
1,765
Türk uçağının düşmesinden ve hava kuvvetleri pilotlarımızın şehit düşmesinden beri konuşmalarımda Azerbaycan'a güvenilmemesi gerektiğini, dümeni her an İsrail'e kırabileceğini söylüyordum. Şu an bu yaşanıyor. İki ülke arasında yaşanan krizin geçici olduğunu düşünenlerin değilim.
2
10
450
Ortadoğu Günlüğü retweeted
“Neye yaradı bu ateşkes derseniz, dünyanın Gazze’ye olan ilgisi bitti.” Araştırmacı-yazar Zahide Tuba Kor, Gazze’deki ateşkesin İsrail’e sağladığı siyasi alanı ve uluslararası kamuoyundaki etkilerini değerlendirdi. İsrail, ateşkes ilanına rağmen Gazze’ye yönelik saldırılarını sürdürürken gıda, ilaç ve barınma malzemeleri gibi hayati ihtiyaçların bölgeye girişini engellemeye veya ağır biçimde kısıtlamaya devam etti. Gazze’de insani kriz derinleşirken ateşkes söylemi, İsrail’e yönelik uluslararası tepkilerin zayıflamasına ve işlediği suçların dünya gündeminden uzaklaşmasına hizmet etti. @ztkor
7
17
579
Ortadoğu Günlüğü retweeted
خبر سيء للغاية.. بشكل مؤكد سيستمر إغلاق الاحتلال لمعبر"كرم أبو سالم"، وهو المعبر الوحيد الذي تدخل من خلاله المواد الغذائية والتموينية لقطاع غزة‼️ حسب ما علمت من أحد العاملين في القطاع التجاري، فإن الإحتلال ابلغهم بعدم منحه لتصاريح إدخال شاحنات المواد الغذائية والخضار واصناف أخرى كالملابس والأحذية والادوات المنزلية ومعدات الطبخ. - المنظومة الإعلامية الإسرائيلية تنشر منذ يومين اخباراً كاذبة مفادها أن سبب وقف ادخال الطعام والغذاء لغزة هو بسبب رفض استيراد التجار بغزة لهذه الشحنات، وبسبب طلب حكومة ح// اموال ضرائب منهم، وهو ما تم نفيه تماماً في غزة. المشكلة الآن أن غزة لم تعد في صدارة المشهد الإعلامي في منصات التواصل أو الإذاعات الإخبارية‼️ هذا يعني أن اسرائيل قد تتسبب في حالة مجاعة مرة أخرى في القطاع، خصوصاً مع ايقاف عمل "المطبخ العالمي" لعمله في القطاع، وتسريح آلاف العاملين فيه وانهاء عقود العمل..
1
44
5
58
2,606
Ortadoğu Günlüğü retweeted
One of the most brutal scenes in human history has been leaked. The Israeli military changing the landscape of Gaza in Rafah and removing the traces of genocide. A video that the world must never forget.
496
7,265
297
11,994
647,086
Ortadoğu Günlüğü retweeted
Sizlerden bir istirhâmım var ☘️ Varolsunlar, beni takip eden - etmeyen hesapların tamamına yakını, benim zaman zaman yazdığım uzun metinleri okurlar, o metinlerin onbinlerce, yüzbinlerce insana, zihne, gönle ulaştığını görmek, nerdeyse nöbet defterimize yazdığımız mesuliyet tesellîsi gibidir şahsen benim için.. 15 dakikanızı ayırabilir misiniz Mihraç Ural üzerine bugün yayınlanan bir çok haber ve metnin üzerine, arşivlenesi çok ama çok güçlü bir metin Peren hanımın Şam merkezli Dımeşk sitesi için kaleme aldığı bu çok etkileyici yazıyı özellikle çevirmek, paylaşmak istedim İyi okumalar *** "1990’ların sonlarında İzmir’de çok yakın bir kız arkadaşım vardı. Babası kamyon şoförüydü. Annesiyle birlikte çoğu zaman evde yalnız kalırlardı. Çünkü babası işe çıktığında bir ya da iki ay dönmezdi. Annesinin yüzü hâlâ hafızamda o kadar canlı ki sanki daha dün karşılaşmışız ya da biraz önce evlerine gitmişim gibi. İyi kalpli ama içi endişeyle dolu bir kadındı. Elbette çocuklarının üzerine titreyen çok anne baba gördüm ama daha önce onun gibisini görmemiştim. Düşünün, on altı yaşındaydık ama çoğu zaman okul çıkışında kızını almaya gelirdi. Fakat o dönemde okulumuzda kredili sistem vardı. Ders saatleri birbirine karışıyordu. Bu yüzden ailelerimizi kandırmak kolaydı. Bir gün arkadaşım okulun yakınındaki duvarlara devrimci afişler yapıştırırken yakalandı. Ben de yanındaydım. Afişleri o yapıştırıyor, ben etrafı gözetliyordum. Ama o kadar aptaldık ki beş dakika bile geçmeden sivil giyimli iki polis bizi yakaladı. Önce mahalledeki karakola, ardından başka bir karakola götürdüler. Elbette ailelerimizi de çağırdılar. Arkadaşımın annesinin karakola nasıl girdiğini, nasıl feryat ettiğini anlatamam. Sanki bizi oradan doğrudan darağacına götüreceklermiş gibi, “Ne olur kızıma zarar vermeyin!” diye bağırıyordu. Savcı merhametli bir adamdı. Daha doğrusu aklı başında bir adamdı. Yanımızda insanları devrime çağıran onlarca afiş bulmuşlardı. Ama on sekiz yaşından küçüktük ve hapse gönderilirsek oradan daha radikal insanlar olarak çıkacağımızı biliyordu. Bu yüzden bize uzun uzun nasihat ettikten sonra serbest bıraktılar. Hikâyemiz burada bitse ve evlerimize dönseydik harika olurdu. Ama elbette bitmedi. Arkadaşlarımız bize devrimden yeni dönmüş muzaffer iki lider gibi bakmaya başladılar. Bütün bu itibar karşısında biraz kendimizi beğenmeye başladık. Özellikle de arkadaşım. Yıllardır hâlâ düşünüyorum: Nasıl oldu da birdenbire bu kadar değişti? Hiçbir belirti yokken son derece öfkeli biri hâline geldi. Bir gün evde annesine el kaldıracak kadar ileri gitti. Hatta o zavallı kadını neredeyse dövecekti. Olanları bize anlattığında, bizden yaşça büyük devrimci bir adam şöyle dedi: “Boş ver. Annen davamıza saygı duymuyorsa bizim yeterince annemiz de babamız da var.” Bu sözü ilk duyduğumda neredeyse ağlayacaktım. Çok üzülmüştüm. Hatta korkmuştum. Anne babadan vazgeçmek bu kadar kolay olabilir miydi? Ama o bunu çok basit bir şeymiş gibi söylemişti. Sanki satın aldığımız gömleğin rengini beğenmemişiz ya da ayakkabı ayağımıza dar gelmiş de yenisiyle değiştirecekmişiz gibi. Bu adam Mihraç Ural’a hayrandı. Onu adeta kendisine örnek alıyordu. Bu olaylardan dört yıl sonra arkadaşım cezaevinde kendisini ateşe verdi. Henüz yirmi yaşını bile geçmemişti. Hastaneye kaldırıldı ama tedaviyi reddettiği için kurtulamadı. Ölmeden önce kilosu otuz beşe kadar düşmüştü. Cenazesine gidemedim. Çünkü annesiyle yüzleşmeye cesaret edemedim. Çok istedim ama onu gördüğümde ne yapacaktım? Bir ara mezarlığa gidip uzaktan bakmayı düşündüm. Ama annesinin feryatlarını mutlaka duyacaktım. Bu yüzden gitmedim. Bize “Kendinize başka bir anne baba bulabilirsiniz” diyen adam ise cenazeye katıldı ve taziyenin başköşesinde durdu. Her şey çok tuhaftı. Ben kendimi kurtarabildim. Çünkü çok güçlü bir aileye mensuptum. Tek kız çocuktum ve babam çok sert bir adamdı. Toplandığımız bir dergi büromuz vardı. Ben de o dergide gizlice çalışıyordum. Babam bir gün büroya geldi ve içeridekileri “Buraya benzin döker, hepinizi yakarım” diyerek tehdit etti. Babamın kabadayı çevrelerinde arkadaşları vardı. Hatta bir defasında onları da büroya götürmüştü. Belki de oradakiler bu adamın başlarına bela olmasından korktular ve beni aralarına katma umutlarını kaybettiler. Ailem beni onların elinden adeta söküp aldı. Ben de kurtulmak istiyordum. Beni en çok etkileyen şey, “Bizim yeterince annemiz de babamız da var” sözleriydi. Bu sözü asla kabullenemedim. Bana çok ağır gelmişti. Ne zaman kendimi o duruma düşmüş, ailemden uzakta başka bir anne baba ararken ve başkalarının evlerinde yaşamaya çalışırken hayal etsem nefes alamayacak gibi oluyordum. İçimi yalnızlık ve boğulma hissi kaplıyordu. Üstelik babam benimle geceler boyunca, neredeyse sabah oluncaya kadar konuşurdu. Çünkü devrimci örgütleri çok iyi tanıyordu. Kendisi de 1970’lerde ve 1980’lerde devrimci mücadeleye katılmıştı. Ben henüz bebekken, 1980 darbesinden sonra birkaç yıl hapis yatmıştı. Önde gelen devrimcilerin birçoğu onun arkadaşıydı. Hatta bazı arkadaşları o yıllarda Filistin’e gidiyordu. Dolayısıyla söyledikleri uzaktan duyduğu sözlerden ibaret değildi. O çevreleri ve ilişkileri tanıyordu. İnsanların nasıl yönlendirilebildiğini yakından biliyordu. Beni sürekli şöyle uyarırdı: “Siz kendi özgür iradenizle hareket etmiyorsunuz. Sizi yönlendiren birileri var.” Bir keresinde bizden büyük bazı adamların Mihraç Ural adında birinden söz ettiklerini anlattığımda babam çok öfkelenmiş ve beni odaya kilitlemişti. Hatta bana bir tokat atmıştı. Hayatım boyunca babamdan yediğim tek tokat buydu. Yıllar sonra benden özür diledi ve şöyle dedi: “Çok korktum, çok korktum. Mihraç Ural’ın seni elimden almasından korkuyordum.” Arkadaşımın adı Berrin’di. Yalnızca onu kaybetmedim. O yıllarda bu şekilde birçok arkadaşımı kaybettim. Kevser, Günay, Aslı, Yasemin, İlker, Uğur ve Altan Berdan… Tıp okumayı hayal ediyorlardı. Daha niceleri vardı. Her biri hakkında size pek çok hikâye anlatabilirim. Ama babamın bana anlattığı hikâye çok daha sarsıcıydı. Babam, Mihraç Ural’ın 1970’lerden beri Türk solunun üzerine çökmüş bir hayalet gibi olduğunu söylerdi. Her kuşakta farklı gençlerin hayatına giren, bitmek bilmeyen açlığıyla onları başka bir yöne sürükleyen son derece karanlık bir isimdi. Gerçekten korkunç bir adamdı. Türkiye’de binlerce anne babanın gözyaşından sorumluydu. Onu görmüyorduk. Onunla oturup konuşmamıştık. Ama korkutucu biçimde hepimizin hayatında etkisi vardı. Türkiye’deki devrimci mücadelenin tam kalbine bırakılmış bir bomba gibiydi. Yıllar geçti. 2005 yılında Ege kıyısındaki bir kasabada minibüse binmek için el kaldırdım. Ancak minibüs dolu olduğu için beni almadı ve yoluna devam etti. Henüz yüz ya da yüz elli metre uzaklaşmıştı ki gözlerimin önünde patladı. Tesadüf dedikleri o ince çizgi, bir anlık gecikmem beni kurtarmıştı. Minibüsteki yolcuları ise ölümün ortasına fırlatmıştı. PKK’nın üstlendiği saldırıda şoför dâhil minibüsteki herkes hayatını kaybetti. O cehennem anına tanık olmak, insanların çığlıklarını duymak, metal parçalarının, cam kırıklarının ve bedenlerin havada uçuştuğu tarif edilemez kargaşayı görmek insanın zihnine kazınır ve asla silinmez. Üstelik bu başıma ilk kez gelmiyordu. İzmir’de de bir PKK saldırısından son anda kurtulmuştum. O dönemde Türkiye’de insanların sürekli konuştuğu bir mesele vardı. Bombalı saldırıları gerçekleştirenlerin Suriye’den geldiği, Baas rejiminin onlara koruma sağladığı söyleniyordu. PKK liderinin Şam’da yaşadığı ve bu şehrin Türkiye’deki terörün arkasındaki “karanlık merkez” olduğu da söyleniyordu. Üstelik Mihraç Ural’ın adını yeniden duymaya başlamıştık. Evet, Mihraç Ural karanlık bir hayalet gibi yeniden karşımıza çıkmıştı. Suriye’deki katil rejimin yanında, korkunç bakışlarıyla bizi izlemeyi sürdürüyordu. Aynı zamanda adalet ve özgürlük isteyen herkesin başında bir cellat gibi duruyordu. Bu, bizi Suriye halkıyla birleştiren meselelerden biriydi. Çünkü aynı kaynaktan beslenen bir kötülük hepimizi kuşatmaya çalışıyordu. Gençlerin hayatına, ailelerin umutlarına ve hepimizin geleceğine el uzatıyordu. Bir yerde insanları susturuyor, başka bir yerde gençlerin iradesini ellerinden alıyor, sonra onları ölüme sürüklüyordu. Suriye’nin üzerine çöken karanlık, Türkiye’deki gençlerin hayatını kuşatan karanlıkla birbirine karışmıştı. Bu sırada 1990’larda kurduğumuz devrim hayali Suriye’de gerçekleşmeye başlamıştı. Suriye halkı özgürlük talebiyle ayağa kalkmıştı. Yıllarca korkuyla bastırılmış bir ülke, meydanlarda kendi sesini aramaya başlamıştı. Biz de Suriyeli arkadaşlarımızla büyük bir aile olmuştuk. Dost ve kardeş olmuştuk. Mihraç Ural ise kuduz bir köpek gibi iyice delirmişti. Türkiye’de henüz yirmi yaşına ulaşmamış arkadaşlarımızı hayattan koparan adam, şimdi Suriye’de yeniden sahneye çıkmıştı. Mayıs 2013’te önce Banyas ve Beyda’da evlerin kapısına dayanmış, rejimin ölüm çetelerinin başında bölgeyi kuşatmış ve birkaç saat içinde çocukların, kadınların ve yaşlıların hayatını söndürmüştü. Birkaç gün sonra, 11 Mayıs’ta Reyhanlı’da bomba yüklü iki araç patladı ve elli üç kişi hayatını kaybetti. Mihraç Ural, Banyas’ta evlere girmiş, ardından Reyhanlı’nın ortasında bir bomba gibi patlamıştı. Biz şehitlerimizi toprağa verirken onların intikamını almaya yemin ediyorduk. O günlerde, 1990’lardan beri tanıdığım ve Suriye devriminin yanında saf tutmuş bir arkadaşım bana şöyle dedi: “Artık büyüdük. Mihraç Ural’dan korkmuyoruz, değil mi?” Hayır, artık ondan korkmuyorduk. Suriye halkının cesareti bize de güç vermişti. Ama bu kez başka bir yüzle karşımıza çıktı. Aramızdaki şeytanlar, Türkiye’deki biz Suriyelilerin evlerini ve dükkânlarını hedef almaya başladılar. Ama biz buraya yenilmeye değil, kazanmaya gelmiştik. Sosyal medya hesaplarımıza çok sayıda tehdit mesajı gelmeye başladı. Mihraç Ural yine oradaydı. Hatta bazı hesapların profil fotoğraflarında onunla çekilmiş fotoğraflar vardı. Bazıları da fotoğraflarını e-posta adreslerimize gönderiyordu. Bu fotoğrafların her biri geçmişten bugüne uzanan bir tehdidin işaretiydi. Bize unutulmadığımızı, izlendiğimizi ve susturulmak istendiğimizi hatırlatıyordu. Mihraç Ural’ın vermek istediği mesajı böyle okuyorduk: “Gözüm hâlâ her birinizin üzerinde.” Ama bu kez o bakış üzerimizde hüküm kuramıyordu. Tehditler geldikçe birbirimize daha sıkı sarılıyor, sesimizi daha fazla yükseltiyorduk. Çünkü Suriye halkı cesaretiyle bize korku karşısında geri çekilmek zorunda olmadığımızı öğretmişti. Mihraç Ural böylece karşımızda dikilmeyi sürdürdü. Biz ise zulmü ve zalimleri görüyorduk. Zalimlerin sofralarına oturanları, onların yanında duranları, onlarla birlikte yetimlere ve mazlumlara karşı savaş açanları görüyorduk. Kalplerindeki hastalığı görüyorduk. Zalimlerin kötülük yapmak için birbirlerine nasıl destek olduklarını, rızkı verenin Allah olduğunu unutanların yetimin ve mazlumun boğazından geçen lokmaya nasıl göz diktiklerini görüyorduk. Allah’ın güçsüz bırakılmış kullarının üzerine nasıl alçakça saldırdıklarına, türlü iftiralarla onların hayatını nasıl daraltmaya çalıştıklarına tanıklık ediyorduk. Gözlerine inen perdeyi görüyorduk. Kendilerini bekleyen büyük azabı umursamadan aynı şekilde davranmayı nasıl sürdürdüklerine şahit oluyorduk. Nizar Kabbani bir zamanlar şöyle demişti: “Kim olduğuna karar veremezsen başkaları senin kim olduğuna karar verir. Kendini yönetemezsen başkaları gelir seni yönetir.” Büyük yazarımız Kemal Tahir ise şöyle der: “Kafamın içinde hiç bitmeyen bir meydan savaşı var. Taburlar devriliyor, saflar biçiliyor.” Bizim kafamızın içinde de dinmeyen bir savaş sürüyordu. Kılıçlar çekiliyor, bombalar atılıyor, gözlerimizden uyku kaçıyordu. Bir gün babama şöyle dedim: “Mihraç Ural şimdi Suriye’deki arkadaşlarımızla savaşıyor. Ona karşı bir kez daha yenilirsek nasıl yaşayacağımı bilmiyorum.” Babam şöyle cevap verdi: “O şeytan artık kazanamayacak. Merdivenlerden aşağı yuvarlanmaya çoktan başladı.” Onu merdivenlerden aşağı yuvarlayan ise devrimci Suriye halkıydı. Suriye’de devrim kazandı. Gençliğimizi devrim hayaliyle geçiren bizler, hayatımızda ilk kez bir devrimi kendi gözlerimizle gördük. Suriye halkı ödediği ağır bedellere rağmen geri çekilmedi. Bir gün geri döneceklerine inanarak terk ettikleri şehirlerine dönmeye başladılar. Haçlı zihniyetine ve aramızdaki işbirlikçilerine karşı bütün güçleriyle direndiler. Onların cesareti Mihraç Ural’ı da merdivenlerden aşağı fırlattı. Mihraç Ural, hayatımda gördüğüm en temiz tokadı suratının tam ortasına yedi. Bugün 15 Ekim 2026. Yazımın başında anlattığım hikâyenin üzerinden yaklaşık otuz yıl geçti. Bugün Suriye ve Türk halkları için bir bayram günü. Benim içinse yaşadığım sürece unutamayacağım bir gün. Çünkü on altı yaşımda babamdan yediğim ilk tokattan kaybettiğim arkadaşlarıma kadar uzanan kişisel hikâyemin özeti. Mihraç Ural’a duyduğum nefret, merhum babamın bana bıraktığı bir hatıraydı. Otuz yıl sonra, bu hikâye sona ererken babamdan yediğim o tokadı artık acıyla değil, gururla hatırlamaya devam edeceğim. O ise devrimci Suriye halkından yediği tokadın acısını, ömrünün sonuna kadar asla unutamayacak."
Sana duyduğumuz öfke, bizim için nesilden nesile aktarılacak bir miras oldu... Mihraç Ural'ın Türkiye'den başlayıp Suriye'ye uzanan ve karanlık bir gölge gibi her iki halkın da peşini bir türlü bırakmayan hikayesini Şam merkezli Dimeşk sitesi için yazdım dimasheq.org/%d9%85%d8%b9%d8…
4
53
4
185
9,042
Cevat Özkaya, ilk röportaj yaptığım değerli şahsiyetlerdendi. "28 ŞUBAT OLMASAYDI DA, İSLAMCILIK BİR DÖNÜŞÜM YAŞARDI" Anlayış Dergisinde Mart 2010'da yayınlanmıştı. Ortadoğu Günlüğü bloguma ilk yüklediğim de bu röportajdı. Allah mekanını cennet etsin. ortadogugunlugu.blogspot.com…
6
44
1,822
Pazartesi Afyon'da iki, salı Uşak'ta bir konuşmam var. Afyonlulara ve Uşaklılara duyurulur.
1
5
45
1,596
10 Kitap 10 Hoca Tahlil Programı Filistin ve Beytülmakdis meselesini tarih, siyaset, toplum, kültür, edebiyat ve direniş gibi farklı boyutlarıyla ele alan eserleri birlikte okuyacağımız bir okuma ve tahlil programı başlıyor. Kasım–Ağustos ayları arasında devam edecek programda, her ay için belirlenmiş eserler üzerinden okumalar gerçekleştirilecek; ardından ilgili eser üzerine yapılacak buluşmalarda okuduklarımızı birlikte değerlendirecek, müzakere edecek ve farklı bakış açılarıyla ele alacağız. Program kapsamında okunacak eserler ve tahlilleri: 📌 Kasım: Kudüs ve Filistin Dersleri – İbrahim Özcoşar 📌 Aralık: Kudüs ve Filistin Dersleri – Turan Kışlakçı 📌 Ocak: Mukaddes Topraklar – Ebu Ubeyde 📌 Şubat: Filistin’i Bölüşmek – Avi Shlaim 📌 Mart: Filistin, İsrail ve İran – Mehmet Akif Koç 📌 Nisan: İki Devletli Çözümsüzlük: Filistin İçin Bir Direniş Stratejisi – Berdal Aral 📌 Mayıs: Zeytin Ağaçlarının Arasında – Peren Birsaygılı Mut 📌 Haziran: Tanturalı Kadın – Radvâ Âşûr 📌 Temmuz: Burada Kalalım – Belgesel 📌 Ağustos: Gazze: Geçmişten Günümüze Direnişin Toprağı – Zahide Tuba Kor 📝 Programa katılmak isteyenlerin başvuru formunu doldurmaları gerekmektedir. Başvuruların ardından programa kabul edilen katılımcılarla bir iletişim grubu oluşturulacak; programın işleyişi, okuma süreci, buluşma tarihleri ve gerekli bilgilendirmeler bu grup üzerinden paylaşılacaktır. Filistin ve Beytülmakdis meselesini farklı kaynaklardan okumak, okuduklarımız üzerine düşünmek ve birlikte müzakere etmek isteyen herkesi programa bekliyoruz. Birlikte okuyalım, birlikte düşünelim, birlikte tahlil edelim.
2
2
294
Ortadoğu Günlüğü retweeted
Mihraç Ural ismini ilk kez Suriye’de, İdlib kırsalındaki Hırbet El Coz kasabasında duydum. Bir odadaydık. Gazla çalışan soba gürül gürül yanıyordu. O gün orada, Suriye iç savaşını sahadan takip eden bir avuç gazeteciden biri olarak yerel bir komutanla röportaj yapıyordum. Suriye’deki savaşın insanları hangi saflara sürüklediğini, kimlerin kiminle savaştığını, sınırın öte tarafında olup bitenleri anlamaya çalışıyordum. Bir gazetecinin sorabileceği sorularla meşguldüm: Kim, neden, kimin adına, ne uğruna? Sonra telsizden bir haber geldi. Türkiye’den kaçak yollarla Suriye’ye geçmeye çalışan bir “ŞEBBİHA” yakalanmıştı. O yıllarda şebbiha kelimesi, haberlerin içinde insanüstü bir korku nesnesine dönüştürülmüştü. İri kaslar, dev gövdeler, zalimliğin karanlık portreleri… Bir savaşın kendisini anlatmakta zorlanan medya, aktörleri bir “canavara” dönüştürerek anlatmayı seçer. Canavarları tasvir etmek kolaydır. Onların nasıl ortaya çıktığını, kimler tarafından beslendiğini sormak daha zordur. Komutan bana dönüp, “Gelmek ister misin?” diye sordu. Gitmemek olmazdı. Gittim. Odaya girdiğimizde komutan, “Şebbiha nerede?” diye sordu. Odadaki iki muhalif, cevap vermek yerine gözleriyle çocuğu işaret etti. Şebbiha dedikleri bir çocuktu. Savaşın bütün korkunçluğunu bir anlığına durdurup yüzümüze gösteren sahneler olur. O gün gördüğüm şey tam olarak böyle bir sahneydi. Bir çocuğun yüzüne bakıyordum. Savaşın kime ne yaptığını anlatan raporlar ve büyük analizler bir yana, o yüz insanın aklında kalmaya yetiyordu. Çocuk, Suriye sınırındaki bir şehirde yaşıyordu. Ailesini, evini, bildiği hayatı bırakıp Suriye’ye gelmişti. Gece karanlığında yolunu kaybetmiş, gideceği yere ulaşamadan muhalifler tarafından yakalanmıştı. Amacı, çevresinden “Büyük komutan”, “halk önderi” diye duyduğu Mihraç Ural’ın grubuna katılmaktı. Muhalifler çocuğun köyünü öğrendi. Köy muhtarını aradılar. Bir süre sonra muhtar ve beraberindeki birkaç kişi geldi. (O zamanlar sınır geçişi daha “kolaydı”). Çocuğu alıp ailesine teslim etmek üzere götürdüler. Bu hikayeyi o zaman çalıştığım basın kuruluşunda yayınlamamıştık. Mezhepsel fay hatlarının bu kadar kızgınlaştığı, ülkenin “batısında” bilinmese daha iyiydi. Bir haberin yalnızca bilgi vermediğini, bazen insanların hayatına dokunduğunu, de zaten yanmakta olan bir ateşe benzin dökebildiğini görmüştüm. Hırbet El Coz’daki o karşılaşmadan sonra Ural’ı araştırmaya başladım. O günlerde konuştuğum, ordudan firar etmiş ancak muhaliflere de katılmak istememiş eski bir subay, Ural’ın örgütünün Suriye istihbaratının yönlendirmesiyle hareket ettiğini anlatmıştı. Çeşitli ülkelerden militan temin edildiğini, sınır boyundaki bazı yerlerin bu faaliyetler için merkez olarak kullanıldığını söylüyordu. Mihraç Ural’ın adı, Suriye’de 2013 yılında Banyas ve Bayda’da yaşanan katliamlarla da anıldı. Banyas ve Bayda’yı anlatırken kelimelerin yetersizliğine sığınmak istemiyorum. Çünkü “katliam” kelimesini öylesine sık kullanıyoruz ki kelimenin içindeki dehşet aşınıyor. Bugün, Mihraç Ural, yurt dışına kaçmaya çalışırken Suriye’de yakalandı. Haberin karşısında durup geçmişe baktım. Bir zamanlar, gaz sobasının başında, iki muhalifin gözleriyle işaret ettiği o çocuğu hatırladım. Çocuğun yüzünü… Odayı, sobanın sesini, komutanın sorusunu hatırlıyorum. Sonra Hatay’daki cenazeleri, Reyhanlı’nın acısını, Suriye’nin birbirine karışmış hikâyelerini. Ural’ın yakalanması, ölenleri geri getirmeyecek. Reyhanlı’da boş kalan evleri doldurmayacak. Banyas ve Bayda’da hayatları ellerinden alınan kadınları, çocukları, erkekleri yeniden hayata döndürmeyecek. Sınırın iki tarafında birbirine düşman edilen insanlara kaybettikleri yılları geri vermeyecek. Bir adamın yakalanmasıyla bitmeyecek kadar büyük bir hikâyeden söz ediyoruz.
14
34
4
245
56,019
Ortadoğu Günlüğü retweeted
Bir coğrafyaya dair algımız, çoğu zaman o coğrafyanın kendisinden önce bize anlatılanlarla şekillenir. Batı Medyasının Ortadoğu Tasavvuru, haberlerin ve söylemlerin ardındaki bakışı sorguluyor. Çünkü medya yalnızca gerçeği aktarmaz; gerçeğin nasıl görüleceğini de belirler #biz
2
5
279
Ortadoğu Günlüğü retweeted
Avi Shlaim'ın Üç Dünya kitabını Türkçeye çevrildiği ay alıp okumuştum. Bir Arap Yahudinin anılarından çok daha fazlasıyla karşılaşmıştım. Shlaim; Bağdat’taki çocukluğunu, ailesinin Müslümanlarla kurduğu dostlukları, yeni kurulan Irak'ın tarihini, dönemin Bağdat'ını, Arap Yahudilerinin oradaki gelenek ve göreneklerini, İsrail'in kuruluşunu, Yahudilerin oraya göç etmesini sağlamak için başvurulan stratejileri, Mizrahi Yahudilerinin İsrail'de dışlanmalarını ve yaşadıkları uyum problemlerini dile getiriyor. Bir akrabasının tabiriyle Irak'ı bir Yahudi olarak terk etmek zorunda kalan, İsrail'e ise Iraklı olarak ulaşan" bir adamın pek aşina olmadığımız üç dünyadaki serüvenini okuyoruz: Bağdat’ın Arap Yahudiliği, İsrail’in kuruluşuyla kendisini içinde bulduğu yeni hayatı ve nihayet İngiltere’de sürdürdüğü entelektüel yaşamı. Shlaim, hayat hikayesine bir siyonist olarak başlıyor, 1967'den itibaren yaşadığı hayal kırıklıklarıyla birlikte siyonist olmayan bir evreye geçiyor. Bu hayal kırıklığının arkasında İsrail'in Filistinlilere yönelik politikaları ve en temelde emperyalizm olarak tanımladığı yerleşimcilik uygulamaları yatıyor. İlerleyen yıllarda anti-siyonist olduğunu ifade eden Shlaim, son üç yıldır da ateşli ve açık sözlü bir anti-siyonist olarak kendini tanımlıyor. Kitabı okuyamayanlar için bu röportaj, son derece düşündürücü bir söyleşi. Shilam'ın tarihsel anlatılara yönelttiği itirazları ve siyasi düşüncesindeki dönüşümü kendisinden dinlemek, kitabı okumak için de güzel bir başlangıç olabilir. Kimlik, göç, aidiyet, sömürgecilik ve siyonizm tartışmalarına başka bir pencereden bakabilmek için kitap gerçekten okunmayı hak ediyor. Bu vesileyle, kitabı Türkçeye kazandıran Zahide Tuba Kor’a ve yayımlayan @kureyayinlari'na da teşekkür etmek isterim. youtu.be/jbNy6cNHCws?si=Jc_D… aracılığıyla
4
6
980
Ortadoğu Günlüğü retweeted
If you read one thing today, make sure it is this: In a stunning piece published by the head of one of Israel's most prominent think tanks, Maj. Gen. Tamir Hayman describes the reality of Israel's new security doctrine: A few crucial principles he describes: 1. The United States is a “declining power” and, given its ongoing social and political shifts, will soon abandon Israel in any event. This is compelling Israel to move toward greater self-reliance in order to avoid "excessive dependence" on the US since it "exposes Israel to the influence of a progressive American value system that is incompatible with Israel's Jewish character." Then he concludes: "Severing ties with the United States is therefore not only inevitable, but essential to Israel’s independence and the resilience of its Jewish national identity." Read more here: tritaparsi.substack.com/p/is…
256
1,413
133
4,285
350,632
Ortadoğu Günlüğü retweeted
How Israel lied about the "infiltrators." After 1948, refugees walked back across the line to harvest their fields. Israel told the UN they were killers run by Jordan. Its own intelligence said no proof existed. New video. 🧵 Between 2,700 and 5,000 "infiltrators" were killed by 1956. Morris, from the army and police files: ninety percent or more were crossing to go home, harvest, or find family. November 1953. Abba Eban tells the UN Security Council it is "a campaign of murder, robbery, theft and sabotage" with Jordan's "full governmental acquiescence." (S/PV.637) Same time, Foreign Ministry official Arye Eilan asks military intelligence for the proof. Deputy chief Yehoshafat Harkabi: "No proof could be given because no proof existed." Jordan was trying to stop the crossings. Eilan's reply: "If Jordanian complicity is a lie, we have to keep on lying. If there are no proofs, we have to fabricate them." (Israel State Archives, quoted in Morris and Shlaim) The 1954 Prevention of Infiltration Law made anyone who had left "his ordinary place of residence in an area which has become a part of Israel" a criminal. A refugee going home, by definition. April 1956. Dayan at Ro'i Rotberg's grave: "For eight years they have been sitting in the refugee camps in Gaza, and before their eyes we have been transforming the lands and the villages, where they and their fathers dwelt, into our estate." He read it again for radio the next day. That passage was gone. Israel's own intelligence said nobody was running the crossings. Israel told the world the opposite and shot thousands of unarmed people on that basis. All threads in the series: tinyurl.com/liesisrael
37
308
28
574
14,651
Ortadoğu Günlüğü retweeted
Unutmak veya hatırlamak sadece bir hafıza işi değil, aynı zamanda siyasi bir tercihtir. ✍🏻 Zahide Tuba Kor 📚 Muhit Dergi #zahidetubakor #muhitdergi
4
24
1,954
Hararetle tavsiye ederim...
Bilim ve Sanat Vakfı bünyesinde her yıl düzenli olarak sürdürülen Kademe Programı Düşünce Tarihi Okumaları 7 Kasım Cumartesi günü başlıyor. Başvuru yapmak için web sitemizi ziyaret edebilirsiniz: bisav.org.tr/Haberler/1479/2…
2
25
2,473