Pinned Tweet
Altıncı kitabım Burası Kudüs;İngiliz Mandası Altındaki Radyo Jerusalem’in Hikâyesi (1936-1948) ÇIKTI🇵🇸🥹
Filistin'in kültürel direnişinin en önemli sahnelerinden birini anlatmaya çalıştığım kitabımın, ülkemizdeki ve dünyadaki Filistin çalışmalarına katkı sunmasını diliyorum.
Sevgili Nour Alhila hocamızın, Kocaeli Kitap Fuarı'ndaki programımız esnasında söylediklerini keşke herkes dinleyebilseydi.
Konuşmasının metni haberde yer alıyor 🇵🇸
bugunkocaeli.com.tr/gazzeli-…
Bu akşam inşallah 🇵🇸
xitter.cf/PerenMut/status/211006…
Kıymetli öğretmenlerimizle yapacağımız Filistin edebiyatı atölyemiz perşembe günü başlıyor inşallah. 🇵🇸
Ancak kayıtlar bu gece kapanıyor, derslere katılmak isteyen öğretmenlerimiz aşağıdaki linkten başvurabilirler.
Yeni döneme 22 Ekim'de başlıyoruz inşallah 🇵🇸
Geçen sene Avrupa yakasında olan derslerimiz, bu sene Üsküdar'da olacak.
Kıymetli öğretmenlerimiz, İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü Öğretmen Akademileri/ Bölge Okumaları Atölyeleri bünyesinde yapacağımız 5 haftalık Filistin Edebiyatı atölyesi için aşağıdaki linkten başvuru yapabilirler.
istanbulakademi.meb.gov.tr/S…
Azerbaycan’daki tesettür yasağı, sekülerlik maskesi altında kolonyalizme gönüllü kölelik etmekten başka bir şey değil aslında...
Zira Azerbaycan’ın yakın müttefiki İsrail’i de ayakta tutan Batı kolonyalizminin en büyük alametifarikası, Müslüman kadınların ne giyeceklerine ve inançlarını nasıl yaşayacaklarına onlar adına karar verme küstahlığıdır.
Suriyeli yazarlar, Napolyon’un Mısır’ı işgali sırasında Fransız General Kléber’i öldürdüğü için idam edilen ve naaşı Fransa’ya götürülen Halepli Süleyman el-Halebî’nin kemiklerinin 226 yıl sonra Suriye’ye iadesi için yeniden çağrıda bulunuyorlar.
almodon.com/culture/2026/10/…
رفات سليمان الحلبي؛ صارت ممكن استعادتها من فرنسا.
فارس الذهبي
Sevgili Ania el-Afandi'ye güzel sözlerinden ve dostluğundan dolayı çok teşekkür ederim 🤍🌺 @Ania27El
في حديثها عن الكاتبة التركية بيرين بير سايغلي موت، تتوقف مذيعة TRT عربي آنيا الأفندي عند نموذج لكاتبة اختارت أن تجعل من الكلمة موقفًا، ومن القلم مساحة للدفاع عن القضايا التي تؤمن بها. ✍️🎙️
وتشير الأفندي إلى حضور القضية الفلسطينية والشأن السوري في كتابات بيرين، معتبرة أن الكلمة الصادقة تتجاوز الحدود والجنسية، وأن الوقوف مع المظلوم مسؤولية أخلاقية قبل أن يكون موقفًا إعلاميًا أو أدبيًا.
@Ania27El
@TRTArabi
—————
وجوه الإعلام العربي، مساحة نقترب من خلالها من الإعلاميين العرب وتجاربهم ورؤيتهم للمهنة.
زوروا موقعنا: arabmediaicons.com
#وجوه_الإعلام_العربي
Allah rahmet eylesin.
Mekanı cennet olsun inşallah.
CENAZE DUYURUSU
Yayınevimizin kurucularından, Genel Yayın Yönetmenimiz, kıymetli büyüğümüz ve hocamız Cevat Özkaya’nın cenaze namazı, 17 Ekim 2026 Cumartesi günü öğle namazını müteakip Üsküdar Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Camii’nde kılınacaktır.
Merhum, cenaze namazının ardından Kartal Soğanlık Mezarlığı’nda defnedilecektir.
Hocamıza Allah’tan rahmet, ailesine, yakınlarına ve sevenlerine sabır ve başsağlığı diliyoruz.
Pınar Yayınları
Peren Birsaygılı Mut retweeted
Biz seni ruhuna bayrak ettiğin cennet ezberinden tanıdık,
Allah da seni şehadetinden tanısın kardeşim.
Kevserin bir ucunda babanın dizine koyduğun kitabı orada da gül sesinle şakıyarak tamamla...
Bir gül bahçesi gördüğümüzde yüzünü,
Bir yetim sevindiğinde hüznünü hatırlayacağız...
star.com.tr/yazar/cennet-haf…
Peren Birsaygılı Mut retweeted
Sizlerden bir istirhâmım var ☘️
Varolsunlar, beni takip eden - etmeyen hesapların tamamına yakını, benim zaman zaman yazdığım uzun metinleri okurlar, o metinlerin
onbinlerce, yüzbinlerce insana, zihne, gönle ulaştığını görmek, nerdeyse nöbet defterimize yazdığımız mesuliyet tesellîsi gibidir şahsen benim için..
15 dakikanızı ayırabilir misiniz
Mihraç Ural üzerine bugün yayınlanan bir çok haber ve metnin üzerine, arşivlenesi çok ama çok güçlü bir metin
Peren hanımın Şam merkezli Dımeşk sitesi için kaleme aldığı bu çok etkileyici yazıyı özellikle çevirmek, paylaşmak istedim
İyi okumalar
***
"1990’ların sonlarında İzmir’de çok yakın bir kız arkadaşım vardı. Babası kamyon şoförüydü. Annesiyle birlikte çoğu zaman evde yalnız kalırlardı. Çünkü babası işe çıktığında bir ya da iki ay dönmezdi. Annesinin yüzü hâlâ hafızamda o kadar canlı ki sanki daha dün karşılaşmışız ya da biraz önce evlerine gitmişim gibi. İyi kalpli ama içi endişeyle dolu bir kadındı. Elbette çocuklarının üzerine titreyen çok anne baba gördüm ama daha önce onun gibisini görmemiştim. Düşünün, on altı yaşındaydık ama çoğu zaman okul çıkışında kızını almaya gelirdi. Fakat o dönemde okulumuzda kredili sistem vardı. Ders saatleri birbirine karışıyordu. Bu yüzden ailelerimizi kandırmak kolaydı.
Bir gün arkadaşım okulun yakınındaki duvarlara devrimci afişler yapıştırırken yakalandı. Ben de yanındaydım. Afişleri o yapıştırıyor, ben etrafı gözetliyordum. Ama o kadar aptaldık ki beş dakika bile geçmeden sivil giyimli iki polis bizi yakaladı. Önce mahalledeki karakola, ardından başka bir karakola götürdüler. Elbette ailelerimizi de çağırdılar. Arkadaşımın annesinin karakola nasıl girdiğini, nasıl feryat ettiğini anlatamam. Sanki bizi oradan doğrudan darağacına götüreceklermiş gibi, “Ne olur kızıma zarar vermeyin!” diye bağırıyordu.
Savcı merhametli bir adamdı. Daha doğrusu aklı başında bir adamdı. Yanımızda insanları devrime çağıran onlarca afiş bulmuşlardı. Ama on sekiz yaşından küçüktük ve hapse gönderilirsek oradan daha radikal insanlar olarak çıkacağımızı biliyordu. Bu yüzden bize uzun uzun nasihat ettikten sonra serbest bıraktılar.
Hikâyemiz burada bitse ve evlerimize dönseydik harika olurdu. Ama elbette bitmedi. Arkadaşlarımız bize devrimden yeni dönmüş muzaffer iki lider gibi bakmaya başladılar. Bütün bu itibar karşısında biraz kendimizi beğenmeye başladık. Özellikle de arkadaşım. Yıllardır hâlâ düşünüyorum: Nasıl oldu da birdenbire bu kadar değişti? Hiçbir belirti yokken son derece öfkeli biri hâline geldi. Bir gün evde annesine el kaldıracak kadar ileri gitti. Hatta o zavallı kadını neredeyse dövecekti.
Olanları bize anlattığında, bizden yaşça büyük devrimci bir adam şöyle dedi: “Boş ver. Annen davamıza saygı duymuyorsa bizim yeterince annemiz de babamız da var.”
Bu sözü ilk duyduğumda neredeyse ağlayacaktım. Çok üzülmüştüm. Hatta korkmuştum. Anne babadan vazgeçmek bu kadar kolay olabilir miydi? Ama o bunu çok basit bir şeymiş gibi söylemişti. Sanki satın aldığımız gömleğin rengini beğenmemişiz ya da ayakkabı ayağımıza dar gelmiş de yenisiyle değiştirecekmişiz gibi. Bu adam Mihraç Ural’a hayrandı. Onu adeta kendisine örnek alıyordu.
Bu olaylardan dört yıl sonra arkadaşım cezaevinde kendisini ateşe verdi. Henüz yirmi yaşını bile geçmemişti. Hastaneye kaldırıldı ama tedaviyi reddettiği için kurtulamadı. Ölmeden önce kilosu otuz beşe kadar düşmüştü. Cenazesine gidemedim. Çünkü annesiyle yüzleşmeye cesaret edemedim. Çok istedim ama onu gördüğümde ne yapacaktım? Bir ara mezarlığa gidip uzaktan bakmayı düşündüm. Ama annesinin feryatlarını mutlaka duyacaktım. Bu yüzden gitmedim.
Bize “Kendinize başka bir anne baba bulabilirsiniz” diyen adam ise cenazeye katıldı ve taziyenin başköşesinde durdu. Her şey çok tuhaftı.
Ben kendimi kurtarabildim. Çünkü çok güçlü bir aileye mensuptum. Tek kız çocuktum ve babam çok sert bir adamdı. Toplandığımız bir dergi büromuz vardı. Ben de o dergide gizlice çalışıyordum. Babam bir gün büroya geldi ve içeridekileri “Buraya benzin döker, hepinizi yakarım” diyerek tehdit etti. Babamın kabadayı çevrelerinde arkadaşları vardı. Hatta bir defasında onları da büroya götürmüştü. Belki de oradakiler bu adamın başlarına bela olmasından korktular ve beni aralarına katma umutlarını kaybettiler.
Ailem beni onların elinden adeta söküp aldı. Ben de kurtulmak istiyordum. Beni en çok etkileyen şey, “Bizim yeterince annemiz de babamız da var” sözleriydi. Bu sözü asla kabullenemedim. Bana çok ağır gelmişti. Ne zaman kendimi o duruma düşmüş, ailemden uzakta başka bir anne baba ararken ve başkalarının evlerinde yaşamaya çalışırken hayal etsem nefes alamayacak gibi oluyordum. İçimi yalnızlık ve boğulma hissi kaplıyordu.
Üstelik babam benimle geceler boyunca, neredeyse sabah oluncaya kadar konuşurdu. Çünkü devrimci örgütleri çok iyi tanıyordu. Kendisi de 1970’lerde ve 1980’lerde devrimci mücadeleye katılmıştı. Ben henüz bebekken, 1980 darbesinden sonra birkaç yıl hapis yatmıştı. Önde gelen devrimcilerin birçoğu onun arkadaşıydı. Hatta bazı arkadaşları o yıllarda Filistin’e gidiyordu. Dolayısıyla söyledikleri uzaktan duyduğu sözlerden ibaret değildi. O çevreleri ve ilişkileri tanıyordu. İnsanların nasıl yönlendirilebildiğini yakından biliyordu.
Beni sürekli şöyle uyarırdı: “Siz kendi özgür iradenizle hareket etmiyorsunuz. Sizi yönlendiren birileri var.”
Bir keresinde bizden büyük bazı adamların Mihraç Ural adında birinden söz ettiklerini anlattığımda babam çok öfkelenmiş ve beni odaya kilitlemişti. Hatta bana bir tokat atmıştı. Hayatım boyunca babamdan yediğim tek tokat buydu. Yıllar sonra benden özür diledi ve şöyle dedi: “Çok korktum, çok korktum. Mihraç Ural’ın seni elimden almasından korkuyordum.”
Arkadaşımın adı Berrin’di. Yalnızca onu kaybetmedim. O yıllarda bu şekilde birçok arkadaşımı kaybettim. Kevser, Günay, Aslı, Yasemin, İlker, Uğur ve Altan Berdan… Tıp okumayı hayal ediyorlardı. Daha niceleri vardı. Her biri hakkında size pek çok hikâye anlatabilirim. Ama babamın bana anlattığı hikâye çok daha sarsıcıydı.
Babam, Mihraç Ural’ın 1970’lerden beri Türk solunun üzerine çökmüş bir hayalet gibi olduğunu söylerdi. Her kuşakta farklı gençlerin hayatına giren, bitmek bilmeyen açlığıyla onları başka bir yöne sürükleyen son derece karanlık bir isimdi. Gerçekten korkunç bir adamdı. Türkiye’de binlerce anne babanın gözyaşından sorumluydu. Onu görmüyorduk. Onunla oturup konuşmamıştık. Ama korkutucu biçimde hepimizin hayatında etkisi vardı. Türkiye’deki devrimci mücadelenin tam kalbine bırakılmış bir bomba gibiydi.
Yıllar geçti. 2005 yılında Ege kıyısındaki bir kasabada minibüse binmek için el kaldırdım. Ancak minibüs dolu olduğu için beni almadı ve yoluna devam etti. Henüz yüz ya da yüz elli metre uzaklaşmıştı ki gözlerimin önünde patladı. Tesadüf dedikleri o ince çizgi, bir anlık gecikmem beni kurtarmıştı. Minibüsteki yolcuları ise ölümün ortasına fırlatmıştı. PKK’nın üstlendiği saldırıda şoför dâhil minibüsteki herkes hayatını kaybetti.
O cehennem anına tanık olmak, insanların çığlıklarını duymak, metal parçalarının, cam kırıklarının ve bedenlerin havada uçuştuğu tarif edilemez kargaşayı görmek insanın zihnine kazınır ve asla silinmez. Üstelik bu başıma ilk kez gelmiyordu. İzmir’de de bir PKK saldırısından son anda kurtulmuştum.
O dönemde Türkiye’de insanların sürekli konuştuğu bir mesele vardı. Bombalı saldırıları gerçekleştirenlerin Suriye’den geldiği, Baas rejiminin onlara koruma sağladığı söyleniyordu. PKK liderinin Şam’da yaşadığı ve bu şehrin Türkiye’deki terörün arkasındaki “karanlık merkez” olduğu da söyleniyordu.
Üstelik Mihraç Ural’ın adını yeniden duymaya başlamıştık. Evet, Mihraç Ural karanlık bir hayalet gibi yeniden karşımıza çıkmıştı. Suriye’deki katil rejimin yanında, korkunç bakışlarıyla bizi izlemeyi sürdürüyordu. Aynı zamanda adalet ve özgürlük isteyen herkesin başında bir cellat gibi duruyordu.
Bu, bizi Suriye halkıyla birleştiren meselelerden biriydi. Çünkü aynı kaynaktan beslenen bir kötülük hepimizi kuşatmaya çalışıyordu. Gençlerin hayatına, ailelerin umutlarına ve hepimizin geleceğine el uzatıyordu. Bir yerde insanları susturuyor, başka bir yerde gençlerin iradesini ellerinden alıyor, sonra onları ölüme sürüklüyordu. Suriye’nin üzerine çöken karanlık, Türkiye’deki gençlerin hayatını kuşatan karanlıkla birbirine karışmıştı.
Bu sırada 1990’larda kurduğumuz devrim hayali Suriye’de gerçekleşmeye başlamıştı. Suriye halkı özgürlük talebiyle ayağa kalkmıştı. Yıllarca korkuyla bastırılmış bir ülke, meydanlarda kendi sesini aramaya başlamıştı. Biz de Suriyeli arkadaşlarımızla büyük bir aile olmuştuk. Dost ve kardeş olmuştuk.
Mihraç Ural ise kuduz bir köpek gibi iyice delirmişti. Türkiye’de henüz yirmi yaşına ulaşmamış arkadaşlarımızı hayattan koparan adam, şimdi Suriye’de yeniden sahneye çıkmıştı. Mayıs 2013’te önce Banyas ve Beyda’da evlerin kapısına dayanmış, rejimin ölüm çetelerinin başında bölgeyi kuşatmış ve birkaç saat içinde çocukların, kadınların ve yaşlıların hayatını söndürmüştü.
Birkaç gün sonra, 11 Mayıs’ta Reyhanlı’da bomba yüklü iki araç patladı ve elli üç kişi hayatını kaybetti. Mihraç Ural, Banyas’ta evlere girmiş, ardından Reyhanlı’nın ortasında bir bomba gibi patlamıştı. Biz şehitlerimizi toprağa verirken onların intikamını almaya yemin ediyorduk.
O günlerde, 1990’lardan beri tanıdığım ve Suriye devriminin yanında saf tutmuş bir arkadaşım bana şöyle dedi: “Artık büyüdük. Mihraç Ural’dan korkmuyoruz, değil mi?”
Hayır, artık ondan korkmuyorduk. Suriye halkının cesareti bize de güç vermişti. Ama bu kez başka bir yüzle karşımıza çıktı. Aramızdaki şeytanlar, Türkiye’deki biz Suriyelilerin evlerini ve dükkânlarını hedef almaya başladılar. Ama biz buraya yenilmeye değil, kazanmaya gelmiştik.
Sosyal medya hesaplarımıza çok sayıda tehdit mesajı gelmeye başladı. Mihraç Ural yine oradaydı. Hatta bazı hesapların profil fotoğraflarında onunla çekilmiş fotoğraflar vardı. Bazıları da fotoğraflarını e-posta adreslerimize gönderiyordu. Bu fotoğrafların her biri geçmişten bugüne uzanan bir tehdidin işaretiydi. Bize unutulmadığımızı, izlendiğimizi ve susturulmak istendiğimizi hatırlatıyordu.
Mihraç Ural’ın vermek istediği mesajı böyle okuyorduk: “Gözüm hâlâ her birinizin üzerinde.”
Ama bu kez o bakış üzerimizde hüküm kuramıyordu. Tehditler geldikçe birbirimize daha sıkı sarılıyor, sesimizi daha fazla yükseltiyorduk. Çünkü Suriye halkı cesaretiyle bize korku karşısında geri çekilmek zorunda olmadığımızı öğretmişti.
Mihraç Ural böylece karşımızda dikilmeyi sürdürdü. Biz ise zulmü ve zalimleri görüyorduk.
Zalimlerin sofralarına oturanları, onların yanında duranları, onlarla birlikte yetimlere ve mazlumlara karşı savaş açanları görüyorduk.
Kalplerindeki hastalığı görüyorduk. Zalimlerin kötülük yapmak için birbirlerine nasıl destek olduklarını, rızkı verenin Allah olduğunu unutanların yetimin ve mazlumun boğazından geçen lokmaya nasıl göz diktiklerini görüyorduk.
Allah’ın güçsüz bırakılmış kullarının üzerine nasıl alçakça saldırdıklarına, türlü iftiralarla onların hayatını nasıl daraltmaya çalıştıklarına tanıklık ediyorduk. Gözlerine inen perdeyi görüyorduk. Kendilerini bekleyen büyük azabı umursamadan aynı şekilde davranmayı nasıl sürdürdüklerine şahit oluyorduk.
Nizar Kabbani bir zamanlar şöyle demişti: “Kim olduğuna karar veremezsen başkaları senin kim olduğuna karar verir. Kendini yönetemezsen başkaları gelir seni yönetir.”
Büyük yazarımız Kemal Tahir ise şöyle der: “Kafamın içinde hiç bitmeyen bir meydan savaşı var. Taburlar devriliyor, saflar biçiliyor.”
Bizim kafamızın içinde de dinmeyen bir savaş sürüyordu. Kılıçlar çekiliyor, bombalar atılıyor, gözlerimizden uyku kaçıyordu.
Bir gün babama şöyle dedim: “Mihraç Ural şimdi Suriye’deki arkadaşlarımızla savaşıyor. Ona karşı bir kez daha yenilirsek nasıl yaşayacağımı bilmiyorum.”
Babam şöyle cevap verdi: “O şeytan artık kazanamayacak. Merdivenlerden aşağı yuvarlanmaya çoktan başladı.”
Onu merdivenlerden aşağı yuvarlayan ise devrimci Suriye halkıydı. Suriye’de devrim kazandı. Gençliğimizi devrim hayaliyle geçiren bizler, hayatımızda ilk kez bir devrimi kendi gözlerimizle gördük.
Suriye halkı ödediği ağır bedellere rağmen geri çekilmedi. Bir gün geri döneceklerine inanarak terk ettikleri şehirlerine dönmeye başladılar. Haçlı zihniyetine ve aramızdaki işbirlikçilerine karşı bütün güçleriyle direndiler. Onların cesareti Mihraç Ural’ı da merdivenlerden aşağı fırlattı.
Mihraç Ural, hayatımda gördüğüm en temiz tokadı suratının tam ortasına yedi.
Bugün 15 Ekim 2026. Yazımın başında anlattığım hikâyenin üzerinden yaklaşık otuz yıl geçti. Bugün Suriye ve Türk halkları için bir bayram günü.
Benim içinse yaşadığım sürece unutamayacağım bir gün. Çünkü on altı yaşımda babamdan yediğim ilk tokattan kaybettiğim arkadaşlarıma kadar uzanan kişisel hikâyemin özeti.
Mihraç Ural’a duyduğum nefret, merhum babamın bana bıraktığı bir hatıraydı.
Otuz yıl sonra, bu hikâye sona ererken babamdan yediğim o tokadı artık acıyla değil, gururla hatırlamaya devam edeceğim.
O ise devrimci Suriye halkından yediği tokadın acısını, ömrünün sonuna kadar asla unutamayacak."
Sana duyduğumuz öfke, bizim için nesilden nesile aktarılacak bir miras oldu...
Mihraç Ural'ın Türkiye'den başlayıp Suriye'ye uzanan ve karanlık bir gölge gibi her iki halkın da peşini bir türlü bırakmayan hikayesini Şam merkezli Dimeşk sitesi için yazdım
dimasheq.org/%d9%85%d8%b9%d8…
Sana duyduğumuz öfke, bizim için nesilden nesile aktarılacak bir miras oldu...
Mihraç Ural'ın Türkiye'den başlayıp Suriye'ye uzanan ve karanlık bir gölge gibi her iki halkın da peşini bir türlü bırakmayan hikayesini Şam merkezli Dimeşk sitesi için yazdım
dimasheq.org/%d9%85%d8%b9%d8…
Uzun senelerdir Üsküdar'da yaşayan birisi olarak çok üzüldüm. Çok çalışkan bir başkan vekiliydi. Kısa süre önce mahallemize de gelmişti, herkes ne kadar güleryüzlü ve sempatik olduğundan bahsediyordu.
Allah rahmet eylesin, mekanı cennet olsun inşallah.
SON DAKİKA | ÜSKÜDAR BELEDİYE BAŞKAN VEKİLİ DÜNDAR ZİYA GÜLTEKİN VEFAT ETTİ
AKP İstanbul İl Başkanı Abdullah Özdemir, Üsküdar Belediye Başkan Vekili Dündar Ziya Gültekin'in Düzce'de geçirdiği trafik kazasının ardından hayatını kaybettiğini açıkladı.
📹 İşte Gültekin'in son görüntüleri
Gültekin, dün akşam İstanbul'da etkili olan şiddetli sağanak sırasında Üsküdar'da sel baskınlarına karşı yürütülen çalışmaları sahada takip etmişti.
Bugün ise Türkiye Belediyeler Birliği Başkanvekilliği seçimine katılmak üzere Ankara'ya giderken trafik kazası geçirdi.
Allah rahmet eylesin. Ailesine ve sevenlerine başsağlığı diliyoruz.
Peren Birsaygılı Mut retweeted
🔴 | Reyhanlı saldırısının planlayıcısı ve devrik Esed rejiminin milis elebaşı Mihraç Ural (Ali Kayalı), Suriye Genel İstihbarat Teşkilatı tarafından sınır hattından kaçmaya çalışırken kıskıvrak yakalandı.
📌 Ural; 2013 yılında yüzlerce masum sivilin vahşice hayattan koparıldığı Banyas Katliamı'nın bir numaralı faili olmasının yanı sıra, Türkiye'de 53 vatandaşımızın katledildiği Reyhanlı bombalı saldırısının da baş şüphelisi konumunda bulunuyor.
📌 Devrik cani rejim adına sivillere kan kusturan "Mukaveme-i Suriye" adlı şebbihacı milis ağının elebaşılığını yapan terörist, rejim çöktükten sonra yasa dışı yollarla ülkeden kaçma hazırlığındaydı.
Peren Birsaygılı Mut retweeted
“Siyonist edebiyatçılar hem yazdı hem de savaştı”
Son kitabı “Siyonist Edebiyat” üzerine konuştuğumuz programda @PerenMut siyonist edebiyatçılar üzerine önemli bilgiler verdi. Programın tamamını YouTube kanalımdan seyredebilirsiniz.
youtu.be/BU6GXh63G4s?si=mzWO…
19 Ekim Pazartesi akşamı inşallah...
Hanım kardeşlerimize özel bir sohbet olacak.
Kayıt bilgileri afişte yer alıyor 🌺🇵🇸
Peren Birsaygılı Mut retweeted
⏳Kudüs’ün tarihine ışık tutan ve nadir fotoğrafları barındıran "Kudüs’ün Hafızası Koleksiyonu" yarın Anadolu Ajansında yayında!
📹: AA Arşiv
Peren Birsaygılı Mut retweeted
🎙️ Yazar Halil İbrahim İzgi, Kültür Merkezi’nin konuğuydu:
❝İddiaları, “Filistin edebiyatı tanınmıyor” mu? Bizim Filistin edebiyat günleri, Filistin sinema günleri, Filistin film festivali düzenlememiz, Filistin kültürünü yayabilecek her şeyi almamız lazım. Demek ki biz yeterince Filistin'in yanında duramıyoruz. Demek ki kararlılığımızı gösteremiyoruz❞
Tamamı için👇
youtu.be/eDsQWidOdqI?si=SU6C…
Çarşamba akşamı başlıyoruz inşallah.
Son birkaç kontenjan kalmış.
Aşağıdaki linkten başvurabilirsiniz
docs.google.com/forms/d/e/1F…
Kıymetli Adem Özköse kardeşime, güzel sohbeti ve misafirperverliği için çok teşekkür ederim.
Siyonist edebiyat üzerine konuştuğumuz faydalı bir yayın oldu🇵🇸
İsrail sadece siyasi ve askeri faaliyetler sonucu kurulmadı. Bir de yeni Yahudi tipini inşa eden Siyonist Edebiyat var. @PerenMut’la Sınırsız’da son kitabı Siyonist Edebiyatı konuştuk.
Siyonist Edebiyat: İsrail'in Zihin Haritası youtu.be/BU6GXh63G4s?si=Bf23… @YouTube aracılığıyla
Maysalun’dan Martinik’e, oradan Cezayir’e uzanan bir hikâye…
Yusuf el-Azma, Aimé Césaire ve Frantz Fanon’un Fransız kolonyalizmine karşı farklı cephelerde verdikleri mücadeleyi kaleme aldım.
dimasheq.org/%d9%84%d9%83%d9…























