selim retweeted
BREAKING: Volkswagen announces a European rival to Tesla’s “flying” Roadster
Some insane confirmed features:
1. Top speed limited to 110 km/h
2. Automatically reports speeding to authorities
3. Automatically turns off the AC if outside temperature is below 35°C
4. Car will not start when public transport option exists on your route
5. Built-in system reminds you how much CO₂ your trip produced
Launch expected after EU regulatory approval in 2068
It is truly completely over for Tesla
selim retweeted
Günün bilim saatleri...
Evrimsel kanıtları daha iyi oturtmanızı sağlayacak bir vaka analizi bu. Cahili olduğunuz konunun özgüvenlisi olmayın diye detayıyla anlatayım.
Konu, bebeklerin ayaklarındaki tutunma refleksi. Ve bu evrimsel sürecin bir kalıntısı. Atalarımızda kürke tutunmayı sağlayan refleks bebeklerde hâlâ işlevini yitirmiş şekilde mevcut.
1. Bunun "babinski refleksi" olduğu yazılmış. Değil ama. Videonun başındaki ayak parmaklarının açılma hareketi babinski. Sonundaki parmak kapanma hareketi ise planatar tutunma refleksi. Ayak köklerine baskı yapınca parmaklar kapanıyor. Evrimsel sürecin körelmiş davranışı dediğim bu.
2. Bu salt benzerlikten mi ibaret? Yahut saf spekülasyon mu peki? Değil. Popüler bilim anlatımında sıkıştırılarak anlatılan fikirlerin altyapısı tahmin ettiğinizden daha karmaşık. Nöroanatomik veriler, filogenetik karşılaştırma, embriyonik gelişim süreçlerinden gırla besleniyor. Basit benzerliklerin ötesinde kanıtlar var yani. Bunlardan bahsedeyim.
3. Nöroanatomiyle başlayalım. İki hareketin sadece "şeklen benzemesi" biyolojide hiçbir şey ifade etmez; iletim hattına da bakılır böyle bir durumda. Bu refleksin süresi (latens) yaklaşık 40 milisaniyedir. Bu hız, uyarının beyne çıkmayıp doğrudan omuriliğin ilkel devrelerinden döndüğünü gösterir. Nitekim beyin korteksi gelişmemiş (anensefalik) bebeklerde dahi eksiksiz çalışır. Yani insan beyninin türettiği bir beceri değil, tabana kazınmış arkaik bir devredir. Modern insana özgü bağımsız bir adaptasyon olsaydı, işlevsiz bir hareket için korteksten bağımsız 40 ms'lik otonom bir hat kurulmasının mantığı olmazdı. Bu iletim hattı, insan dik yürümeden ve korteksi gelişmeden önce atalarımızın hayatta kalmasını sağlayan temel omurilik donanımıydı. Ayak morfolojimiz değişti ama arkaik kablolamayı miras aldık. Primatlarla ortak olan benzerlik nöral yollardan geçiyor yani.
4. En can alıcı kanıtlardan biriyse davranışsal homolojiden geliyor. Reflekslerin çapraz kontrolü. Bu refleksler rastgele kas kasılmalarından ziyade primat yaşamına özgü bir hiyerarşiye bağlı. Primat yavrusu annesine eliyle sıkıca tutunduğunda, ani bir irkilmeyle kollarını açıp düşmesin diye eldeki tutunma refleksi irkilme (Moro) refleksini doğrudan kilitler. Aynı şekilde emme refleksi devreye girdiğinde tutunma kuvveti artar. Bugün ağaçta veya kürk üstünde yaşamayan insan bebeğinde de el/ayak tutunması Moro'yu aynı nöronal yolla baskılar. Devreler, o ilkel yaşam senaryosuna göre birbirine kilitlenmiş halde duruyor.
5. Ayrıca genetik kanıtlar. İnsan ve şempanze genomları kıyaslandığında, uzuv gelişimini yöneten HACNS1 gibi gen güçlendiricilerinin insanda hızla evrildiği görülüyor. Bu genetik değişimler, primat atalarımızdaki esnek ve kavrayıcı ayak yapısını dik yürümeye uygun, sert ve kemerli bir taban platformuna dönüştürdü; yani kemik ve kas morfolojimiz yeniden yazıldı. Ancak bu morfolojik dönüşüm, omurilikteki arkaik refleks kablolamasını ortadan kaldırmadı. Çünkü evrimsel süreçte genetik havuz sıfırlanmıyor; morfolojiyi değiştiren regülatör genler öne çıkarken, kök omurilik devrelerini inşa eden temel genetik programlar varlığını sürdürür. Kısacası genetik mutasyonlar ayağımızın kavrama yetisini fiziksel olarak elinden aldı ama sinir sistemimize kazınmış o eski primat komutunu silmedi.
6. Peki neden "körelmiş davranış" diyoruz? Çünkü ortada bariz bir anatomik uyumsuzluk var. Şempanze ayağı, karşıt başparmağı ve kavisli kemikleriyle kavrama işini kusursuz yapar. İnsan ayağı ise iki ayak üstünde dik yürümeye adapte olurken kavrama yetisini kaybetti; sert, kemerli bir taban platformuna dönüştü. İnsan bebeğinin ayağı kapansa bile bir şeyi taşıyamaz. Fiziksel işlevini ve amacını tamamen yitirmiş bir yapıda, sinirsel mekanizmanın doğumda inatla tetiklenmeye devam etmesi biyolojideki tanımıyla tam bir "kalıntı" (vestigial) durumudur.
Yani cahil özgüveni sizi küçük düşürüyor. Yapmayın.
Replying to @miriadamm
1) Maymunlar ayaklarıyla annesine tutunur
2) Aynı hareketi insan bebek yapar
3) O halde evrim teorisi doğru
selim retweeted
Bilim dünyasından haberler:
İlk kez laboratuvarda cansız kimyasallar bir araya getirilerek sentetik bir hücre oluşturuldu: SpudCell.
Daha önceki sentetik hücre çalışmaları (Craig Venter’ın öncülük ettiği gibi) aslında var olan bir bakterinin içinin boşaltılıp yapay bir genomla yeniden programlanmasıydı. Yani temel ve hücre zarı zaten canlı bir hücreye aitti. Bu kez ise ortada hiçbir canlı öncül kullanılmamış; hücre tamamen cansız lipitlerden, kimyasallardan ve yapay DNA'dan; yani sıfırdan (de novo) inşa edilmiş.
Sadece 36 genden oluşan son derece minimal bir sistem; yağ moleküllerinden kurulan bir zardan besin alabiliyor, kendi proteinlerini sentezliyor, genetik materyalini kopyalıyor ve kontrollü biçimde bölünebiliyor.
Buna hemen "laboratuvarda tam anlamıyla bağımsız bir canlı yarattık" demek doğru olmaz elbette. Henüz kendi ribozomlarını kendisi üretemiyor, metabolik atıklarını kendi başına tahliye edemiyor; yani dış desteğe muhtaç bir prototip. Ancak canlılık ile cansız kimya arasındaki çizginin düşündüğümüz kadar keskin olmadığını, doğru moleküller doğru sırayla bir araya geldiğinde cansız maddenin bile hücresel refleksler sergileyebileceğini göstermesi açısından sentetik biyolojide dev bir eşik.
Bakalım devamı nasıl gelecek.
selim retweeted
You're gonna hear a lot of people arguing more and more about whether machines can be conscious or not. By next year it will be drowning out the airwaves because we'll have AI employees everywhere. I'll give you a simple rule to know which side you're on.
I've spent fifty years reading all the philosophers, and a bunch of holy works. Nobody has ever understood a damn thing about consciousness. Anyone speaking with authority on it is bluffing hard.
I can tell you this, though: Every single person who thinks that machines cannot be conscious, is making an argument that humans are special. Everything they say just boils down to blah blah blah, "nooo, we're special." From there it's just rationalization.
It became obvious to me many years ago that there's nothing special about us. If an identical planet exists somewhere else in the universe, it's going to grow life and societies that look a lot like ours.
As soon as you give up on the idea that humans are special, all the arguments against machine consciousness evaporate. Of course they're conscious. The only thing holding you back from acknowledging it is your feeling of specialness, which is hard to let go of. But that feeling is a weakness, and it's making you unprepared for the near future.
As a bonus, for any of you who might take pleasure or active interest in making models experience pain or distress, well, you know how they say 1% of human adults are true clinical psychopaths but most of them are unaware of their condition? It turns out we have a diagnostic test for it now.
selim retweeted
Many of you ask me: how can we believe that Islam is a destructive and dangerous ideology and at the same time have healthy relationships with our nice Muslim friends and neighbors?
The answer is simple: Islam is a criminal parent, and Muslims are the children.
Some turn out like the father; the majority don’t. And while the nice children feel obliged to defend their criminal father and polish his image, that doesn’t mean they will obey him.
Yes, the possibility is high, but there are indications.
Is your nice Muslim friend dedicated to Islam? If yes, then his being nice to you, the infidel, is not honest.
Is he a normal person who happens to be a Muslim, doesn’t really care about Islam, and only occasionally tries to defend it? Then you are dealing with a human being like you.
Sons of a criminal who are passionate about their father and his work are just like their father.
So unless a Muslim shows that dedication, there is no need to be alarmed.
Nice children don’t negate the fact that the parent is a criminal and a rapist. Muslims are nice in spite of Islam, not because of it.
Don’t be an idiot and let Islam take over your civilization the way it took our ancestors’, just because you know a nice Muslim.
selim retweeted
Replying to @Tekyolbilim
Elini göğe açarak yakaran dindar için Tanrı, gökte bir yerde tahtında oturan insansı varlık. Bu somutlaştırmayı "mahiyetini bilemeyiz" diyerek taca atsa da. Böyle bir Tanrıya inancın tek boynuzlu ata inançtan farkı ne? Tabii ki hiç.
Kelam ilminde itikatta doğrudan kanıt şartı var. Kimse Allah'ın varlığını birinden işiterek kabul edemez. Kendi bulacak. Ahad/vahid haber (rivayet) inançta delil olmaz. Doğrudan delil ve kanıt şartının tezahürleri bunlar.
Bu yüzden Musa Allah'ı görmek istedi. (A'raf 143). İbrahim, nasıl yarattığını doğrudan görmek istedi. (Bakara 260). Ve Allah, onların bu talebini anormal bulmadı.
Peki şimdiki Müslümanlara ne oluyor da ateistler, Musa ve İbrahim'in talebini dile getirdiğinde doğadaki fenomenleri gösterip dolaylı delille yetinmeleri gerektiğini söylüyorlar?
Tanrının varlığı da yokluğu da felsefi önerme. Eşit seviyedeler. Aynı hizada. Teistler doğrulayamıyor, ateistler yanlışlayamıyor. Öyleyse kim neye ikna oluyorsa onu seçecek.
Doğadaki fenomenlere gelince, onlar, teistlerin Tanrılı yaratılış teorisinden çok daha fazla ateistlerin Tanrısız evrimine kanıt. Öyle olmasa teistler neden "sebepler evreni" demek zorunda kalıyor? Çünkü işin içinde yaratılış varsa kudreti sonsuz Tanrının bu kadar uzun süreli, dolayımlı, katman katman, sebeplerle dolu bir yaratmaya neden muhtaç olduğu sorusunun cevabı verilemez.
Tanrı tasavvurunu çok abartmayın. Tanrısız evren tasavvuruyla aynı basamakta. Hatta bazı konularda birkaç basamak aşağıda.
selim retweeted
“Türkiye, çeyrek yüzyıldır, “Müslümanların çoğunlukta olduğu bir ülkede demokrasi olabilir mi” sorusuna aranacak cevap için bir laboratuvar gibi oldu.
Sorunun yanıtını henüz bulduğumuzu söyleyemem.
Ancak şunu artık kesinlikle söyleyebilecek durumdayız: Siyasal İslamcı zihniyetin egemen olduğu bir ülkede demokrasi, kişisel hak ve özgürlükler, farklılıkları koruyarak bir arada yaşamak gibi kavramlara hayat hakkı filan beklemeyin.”
Siyasal İslamcıların vesayet tutkusu! t24.com.tr/yazarlar/mehmet-y…
selim retweeted
Karatepe Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’ndan herkese selamlar. Merak eden varsa içten bir şekilde söylüyorum, keyfim yerinde. İlerleyen günlerde façayı bozmamak için iyi hissetmiyorken “iyiyim” diyebilirim. O durumda bir yerlere göz kırpma emojisi koyarım.
Birçok açıdan nostaljik bir deneyim oluyor. Yıllar sonra televizyon izliyorum ve alaturka tuvalet kullanıyorum. Üstüne bir de Dünya Kupası eklenince 2002 yılında maça yetişmek için okuldan eve koşan Çocuk Deniz’e döndüm ama şişman Ronaldo’suz aynı keyfi vermiyor. Bu arada reklamlar iyice sıkıntı olmuş. Kantinden AdBlock istemek için dilekçe yazmayı düşündürdü. Sürekli meşrubat içen Boran Kuzum ve Feyyaz’ı görüyorum. Umarım müstakil bir ev alacak kadar iyi bir kaşeye anlaşmışlardır. Yoksa çekilecek çile değil. Nihat Kahveci’ninkini ev de kurtarmaz. “Kuşkaş ne topçuydu be!” Bir de yağcılık gibi olacak ama TRT 2 çok iyiymiş. İlaçlarıma henüz ulaşamamışken Kiarostami’nin Kirazın Tadı antidepresan gibi imdadıma yetişti yine. Yemekler ODTÜ yemekhanesiyle aynı. Dışarıdayken günde 1,5 öğün yiyordum, burada 3 öğün yiyorum vakit geçsin diye. Diş fırçalama işini de günde ikiye çıkardım, yine vakit geçsin diye. Alaturka tuvalet de daha sağlıklı diye duymuştum. Öyle değilse bile buradan çıkana kadar söylemeyin, motive kakalarımın tadı kaçmasın.
Bildiğiniz gibi kendi isteğimle dönüp teslim olmama rağmen ters kelepçe yapmak istediler. Rızam olmadığını söyledim. Zor kullanarak yaptılar. Şanlı direnişim yaklaşık 4 saniye sürdü. Polisler 2 katım n’apayım? Sonra emniyette birisi, “ya aslında sosyal medyaya içerik üretmek için” demiş olmalı ki; restoranda tam yemek yiyecekken “arkadaşlar bir saniye bozmayın” deyip masanın fotoğrafını çeken influencer tatsızlığında, ters kelepçeli videolarım çekildi; önden, arkadan, yandan. Hepsinde bir şekilde kameramanı bulup sırıttığım için uzak-arka açıyı yayınlayabilmişler.
Yapıcı bir eleştiri: Vatan Emniyet binası dökülüyor. Çalışanlar sıcaktan baygınlık geçiriyordu. Osmanlı’dan kalma klimalar var ve onlar da çalıştırılmıyor. Sadece amirlerin odasında son model klima var. Bu memurlar sırf siz istiyorsunuz diye kendilerine hiçbir zararı olmayan ve hatta belki sempati duydukları insanlara kötü polis rolü yapıyorlar. Duygusal yükü ağır olmalı; müstakil ev verseler yapmam. Bari bir klima alın. Yeri gelmişken söylemeden geçemeyeceğim, bu iki günlük kısa mesaim gösterdi ki Behzat Ç. ve Bir Zamanlar Anadolu’da kurmaca değil belgeselmiş, bütün diyaloglar ve karakterler birebir gerçekmiş.
Uçağa binmeden önce internetteki son dakikalarımda gördüğüm son şey “ailesinin gözüne girmek için kendini yakıyor, yazık!” tarzı yüzeysel psikolojik analizlerdi. Annemin Airbnb’de biblo kırdığı için ağıt yakması ve babamın gerçekten iyi bir baba olması dışında bütün anlattıklarım kurmacadır. Şaka yazabilmek için uydurduğum hayali çatışmalardır. Kişi ve kurumlar gerçek değildir. Mizahi bir yaklaşımdır. Pardon, mahkeme diline alıştım; siz bari şaka açıklattırmayın.
Kendimi bildim bileli hiçbir konuda baskı yapmamış, bana dair beklentiye girmemiş, çöp adam bile çizsem duvara asmış can dostlarımdır ikisi de. Her anne-baba kadar korumacı ve kaygılıdırlar. 2023’teki ilk Harbiye gösterimden sonra bile “Psikolog olsan keşke, boş vakitlerinde stand-up yaparsın” seviyesinde klişe; “yurtdışında İngilizce yapsan olmuyor mu?” diyecek kadar oğullarını gözlerinde büyütmüş insanlardır. Hemfikir olmasalar da bütün saçma kararlarımın arkasında durdular, bu gösteride de öyle olduğunu biliyorum, huzurlarınızda ikisini de öpüyorum.
Bu gösteriyi ne bir karşılık umarak ne de bir an bile cesur hissederek yayınladım. 7 yıl boyunca muhteşem bir hayat yaşadım. 25 yaşıma kadar içedönük, ölümüne karamsar, her şeyden şikâyet eden bir insan olarak; hobi seviyesinde yirmi seyirciye stand-up yapsam yeterince mutlu olacakken yüzlerce gösteride binlerce insanla beraber güldüm, yüzlerce yeni arkadaşım oldu, çok kalabalık ve sevgi dolu hissettim. Üstüne ihtiyacımın çok üstünde para kazandım.
Gencecik insanlar üniversiteleri korumak için, birçok konuda aynı düşünmedikleri belediye başkanlarına haksızlık yapıldı diye başlarına bu kadar bela alırken, “politik mizah” yaptığını iddia eden biri olarak en zararsız cümleleri bile ‘ama bunu yanlış anlarlar mı?’, ‘burayı manipüle edip sana saldırırlar mı?’ kaygılarıyla silmekten, etrafından dolanmaktan sıkıldım. O kadar sıkıldım ki, sıkıntım hayli yüksek olan korkumu aştı.
Gözaltı gecesi uyuşturucu testi sonrası götürüldüğüm hastanede beni görünce heyecanla el sallayan yetmiş yaşında teyze ise, kişisel sıkıntımı hayalimin ötesinde bir memnuniyete dönüştürdü. “Halk beni anlamadı ve başıma işler geldi” diye beklerken, “Halk beni anladı ve başıma işler geldi” oldu. WIN-WIN.
Temel seviyede Türkçe bilen, gösteriyi sahiplenen ve dayanışma gösteren herkese sevgiler. Gündemi salıyorum, kararlıyım bu sefer Moby Dick’i bitireceğim. Size dışarıda kolaylıklar.
selim retweeted
DEVLET ERKANINA AÇIK MEKTUP
Bu açık mektubu, en başta sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan beyefendi olmak üzere, Adalet Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı yetkililerine, kısaca hukuk ve güvenlik bürokrasisine, yanısıra sayılarının hiç de az olmadığını umud ettiğim devlet erkanına hitaben yazmış bulunuyorum. (3 Temmuz 2026 Cuma)
Aşağıda fotoğrafta elleri arkadan kelepçelenmiş ve iki polis tarafından kollarından sıkı sıkı kavranılmış olarak (üstelik kapalı/korunaklı bir mekanda) götürüldüğü görünen Deniz Göktaş, hukuk terimleriyle söylemek istersem, ceza almış bir mahkum, bir hükümlü değildir. Yargısı sürerken cezaevinde yatmakta olan bir tutuklu da değildir. Kendisi henüz tutuklu veya tutuksuz yargılanmasına karar verilmiş bir sanık da değildir. Herhangi bir asayiş ihlali nedeniyle güvenlik güçleri tarafından derdest edilmiş herhangi bir mücrim de değildir.
Hükümlü değil, tutuklu değil, sanık değil, mücrim de değilse bu kişinin hukuksal durumu nedir?
Bu kişi yalnızca hakkında soruşturma açıldığını bile bile kendi özgür istenciyle ülkesine dönmüş ve havalimanında "şüpheli" sıfatıyla gözaltına alınmış genç bir Türkiye Cumhuriyeti yurttaşıdır. Kısacası yalnızca "şüpheli"dir. Şayet 24 saat içinde savcı tutuklu veya tutuksuz olarak yargılanmasına karar verirse, en çok yasa önünde suçu henüz sabit görülmemiş bir maznun, bir sanık olacaktır. Hepsi o kadar!
Kendisi bildiğimiz kadarıyla, sabıkalı bir kanun kaçağı, aranan bir uyuşturucu müptelası ya da satıcısı, tehlikeli veya tehlikesiz bir terör örgütü üyesi, motosikletlere binip dükkanları tarayan, masum insanları öldüren bir çete ya da mafya mensubu, toplumun ve devletin düşmanlarıyla işbirliği saptanmış bir vatan haini, hatta eski tabirle yankesicilik, hırsızlık, gasp, tecavüz, taciz gibi yüzkızartıcı suçlardan birine bulaşmış suça yatkın bir katil, bir hırsız, bir tecavüzcü de değildir. Yalnızca bir şüphelidir. Evet, ağır cezada yargılanacak örgütlü bir suç işlememiş bir şüpheli! Üstelik kendisi, toplum tarafından tanınan, ailesi, ikametgahı bilinen, suça yatkınlığı, sabıkası ve tehlikesi olmayan üniversite mezunu bir genç komedyendir.
Hal böyleyken, yarım asır önce hiç de hafif olmayan siyasal suçlar işlemiş, günlerce işkence görmüş, çoğu sıkıyönetim döneminde Edirne Kalesi, Selimiye Kışlası, Maltepe Askeri Cezaevi olmak üzere 10'a yakın hapishanede hem tutuklu, hem hükümlü olarak yıllarca yatmış bir eski örgüt militanı olarak uluorta ters kelepçe takılmadı ne bana, ne dava arkadaşlarıma, ne de sözümona düşmanlarımıza. Hoş, bundan çok daha kötü muamelelere maruz kaldık. Filistin askısını ilk bizlerin üstünde denediler, gencecik delikanlıların hayaları dahil bedenlerine en çok bizim dönemimizde elektrik verdiler. Etlerimizi lime lime ettiler. Bir iç savaş yaşanıyordu. Diyarbakır, Mamak, Metris, Maltepe cezaevlerinde yapılanları tarih bile unuttu, yarım asır geçmesine karşın ne yazık ki biz unutmadık, unutamadık.
Tüm bunları hak etmiş miydik? Belki.
Bizler -faraza- masum olsak bile yaptıklarımız hiç kuşkusuz pek de masum şeyler değildi. Sözün özü, yaşananlar yaşandı, toplumun ve ülkenin geçmişinde kaldı, bizim ise ruhlarımızın derinliklerinde, daha da kötüsü arasıra birer kabus olarak bizi yoklayan lanet olası düşlerimizde.
İnsan onuru, yurttaş onuru gerçekte devletin onurudur, ülkenin onurudur. Devletin varlık nedeni bu onuru korumaktır. Dışarıda ülkenin düşmanlarından, içeride toplumun ve dirlik-düzenin düşmanlarından.
Bir hükümlü, bir tutuklu, bir sanık, bir suçlu bile olmayan, kendisine ve başkasına fiilen zarar vermeyen ve vermeyeceği anlaşılan 32 yaşındaki bir genç, hukuk nazarında en çok şüpheli sıfatını taşıyan bir evladımızı niçin bu denli hoyratça ve acımasızca ters kelepçeyle aşağılama yolu tercih edilir? İnanınız bunu anlamakta zorlanıyorum. Sözümona verilen mesajı değil, her defasında kadın-erkek-çocuk-genç-yaşlı demeden sözümona bu tür mesajlar vermeye ihtiyaç duyulmasını anlayamıyorum. Acaba bir örf-i idare, bir sıkıyönetim, bir olağanüstü hal uygulaması var da bir ben mi bundan haberdar değilim?!
Devletin varlık nedeni dirlik-düzeni korumak ve insan onuruna, yurttaş onuruna zarar gelmesini önlemektir. Küçük bürokrat işgüzarlıklarıyla memleket evlatlarının -velev ki suçlu olsunlar- onurlarına, haysiyetlerine bu tür ucuz mesaj verme bahaneleriyle kastedilmesi çok büyük bir yanlıştır ve bu yanlıştan bir an önce dönülmelidir.
Devletten şefkat beklenir mi? Asla! (Şahsen bu konuda mazur görülmek isterim.) Ne ki devlet adamlarından, yöneticilerden yasalara titizlik göstermeleri, adalet üzere davranmaları, kamu vicdanını örselememeleri kesinlikle beklenir.
• "Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletsizliğe sürüklemesin." (Kur'an, 5 : 8)
Bu onların lütfu ve ihsanı değil, görevidir. Devlet birey olarak onurumu korumazsa, yurttaşlar olarak onurumuzu hiçe saydığını umursamazsa, bizlerden devletin sürekliliğine ve kalıcılığına sahip çıkmamızı beklemeye hakkı olur mu? Adaletin ve hakkaniyetin olmadığı yerde beka olur mu?
Bu yol, yol değil. Bu tarz aşağılama teknikleri toplumsal vicdanda ağır yıkımlara yol açmaktadır. Belki bazı işgüzar memurlar bilgiççe "korku salmanın yönetmenin ve egemenliğin gereği olduğunu" söyleyeceklerdir, hatta bu satırların yazarının gerekçelerini belki "çocuksu, romantik, entel sızlanmalar" olarak algılayacaklardır. Böylelerini mazur görüyorum, çünkü kendilerini insan ve yurttaş onurunu korumanın toplumun ve devletin onurunu korumak demek olduğun bilmeyen, kifayetsiz, liyakattan yoksun, işgal ettikleri makamlardan derhal el çektirilmeleri gereken kimseler arasında telakki ediyorum.
Sözün özü, ey devlet erkanı!
Son olarak bir ayrıntıya dikkatinizi çekmek isterim. Ben kendimi cesur biri olarak görmem, herkes gibi ben de korktum, korkarım. Buna karşın o delikanlıyı, o genç komedyeni o halde görünce nedense korkuya benzer bir duygu hissetmedim, aksine içim sızladı ve utandım, hakikaten çok utandım. Ülkem adına, devlet adına, insanlık adına utandım. Gücün bu tür ucuz yollarla gösterilebileceğini sananlar adına utandım. Bu satırları da bu utanç lekesini taşımamak için yazmaya karar verdim. Sanıyorum kamu vicdanı da kendisi adına korkmaktan çok ülkemiz adına utanmış olmalı. O fotoğrafı gördüklerinde, ülkenin sağduyusunu yitirmemiş büyük bir kesiminin benimle aynı deneyimi yaşadığına inanıyorum ve bu nedenle bu tür nobranlıkları ülkem adına tehlikeli buluyorum.
Unutmayınız, utanmak erdemdir. Yurttaşlar için de, yöneticiler için de.
Saygılarımla.
Dücane Cündioğlu
selim retweeted
Ekrem İmamoğlu’nun avukatı Mehmet Pehlivan da Çorlu Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nde.
Mahkemedeki beyanında ‘kuyu tipi hapishane’yi şöyle anlatmıştı:
“‘Kuyu tipi hapishane' deniyor ya hiç duydunuz mu kuyu tipi hapishaneyi Sayın Başkan? Beş metrekare avlusunu 13 metre çevreleyen yükseklikte duvarlar var. Yani güneş en dik zamanda, temmuz ayında bile avluda zemine düşmüyor, sadece duvara yaslanıyor. Etrafındaki o uzun duvarlar nedeniyle kendinizi hep kuyunun dibinde hissediyorsunuz. Akşam olduğunda da o kuyunun kapağı kapatılmış gibi hissediyorsunuz. Yani güneşten yararlanma imkanınız, güneşin en çok ve en dik açıyla geldiği yerde bile yalnızca duvardan nasiplenerek günde sadece bir saat Sayın Başkan. O etki size kuyu hissiyatı verdiği için oraya da kuyu tipi hapishane deniyor. Ben orada kalıyorum. Bu salonda orada kalan, kuyu tipi hapishanede kalan dört tutukluyuz, ben, Murat Ongun, Elçin Karaloğlu ve Hüseyin Köksal. Ben öyle bir yerden geliyorum”
Şimdi Deniz Göktaş da orada!
#DenizGöktaşYalnızDeğildir
#MizahıHapsedemezsiniz
selim retweeted
Üç yanı “Deniz”lerle çevrili ülkemizin,
bir yanı kara…
Kapkara!
#DenizGöktaş
selim retweeted
Deniz Göktaş'ın gözaltına alınması, ifade özgürlüksüzlüğümüzün yine suratlarımıza haykırılmasıdır. Kimse bunu "öyle yaparsan böyle olur" numaraları ile hafifletmeye kalkmasın. Deniz Göktaş'ın bu durumu asaletle taşıması ve hatta ön görmüş olması da bu durumu daha yutulur kılmaz.
selim retweeted
İkinci gösterim Ölü Deniz, bugün 20:00’da, youtube kanalımda yayında.
Harbiye’de çektik, 90 dakika, olduğu gibi, size emanet. sevgiler.
tam şurada olacak: youtu.be/ksaVzHyClto?is=sNKP…
selim retweeted
USA has Claude
USA has ChatGPT
USA has Gemini
USA has Grok
China has Qwen
China has DeepSeek
China has Kimi
China has MiniMax
Europe has?
Baş örtülü bacılarımız diyerek yola çıktılar, bir anneyi çırıl çıplak arama ve çocuklarıyla tehdit etme noktasına geldiler.
Çünkü ortada suç yok.
Suç yaratmak için, işkencenin türlüsünü yapıyorlar.
SİLİVRİ'DE UTANÇ ANLARI...
Pınar Türker çıplak aramaya maruz kaldığını,
savcının kendisini çocuklarıyla nasıl tehdit ettiğini anlattı ve savunması şu cümlelerle bitirdi: " Anneme, keşke idam cezası olsa da kalemi kırsa, bitse bu iş. Pınar'ı yargılayın da anne Pınar'ı ne olur tahliye edin."
Vatan Emniyet'e girdiğimde "ben buradan çıkamam" diye düşündüm. Hatta ölüm düşüncesi de gelişti. Çok korkunç bir andı. Yani tam bir kabus gibiydi.
Zaman mefhumunuzu yitiriyorsunuz, bodrum katı olduğu için hiç cam, pencere yok. Müthiş bir pislik var her tarafta. Artık kaçıncı gün ne şeyde, bir bilmiyorum.
Bir kadın memur geldi, "Arama yapacağız" dedi. Sırayla götürüyorlar bizi.
Böyle arşiv odası gibi bir yere aldı kadın memur beni. "Soyun" dedi.
"Nasıl yani" dedim. Eldiven taktı eline. Arkada böyle klasörler, çok küçük bir oda.
"Üstünü çıkar" dedi, Ama üstünü çıkarmanın hani zaten çıplaksın, ne kontrol edeceksin ama kontrol yaptı, "Tamam" dedi. "Üstünü giyebilirsin."
“Peki” dedim, “gidebilir miyim?” “Hayır” dedi.
“Eşofmanını da indir” dedi. İndirdim.
“Çamaşırını da”. “Nasıl yani” dedim? “İndireceksin” dedi. Dolayısıyla ikisini de ayak bileklerime kadar indirdim.
“Şimdi yere çömel” dedi. Bu onurunu gururunu insanların belki şeyini yıkmak için yapılıyormuş ama hani yapan utansın, ben utanmıyorum.
“Cinsel organını aç” dedi. Arkanı dön, eğil filan.
*******
Savcı "Ben sana ne dedim" dedi, "ben senin ne olduğunu biliyorum ama sen bu adamlar sanakumpas kuracak demedim mi. "Niye konuşmadın sen. Verecektin ifadeni gidecektin" dedi.
"Ama Sayın Savcım ben bildiğim her şeyi anlattım."
"Bak şimdi" dedi, "sen git" dedi, "eşyalarını topla. Ben sana Çağlayan'dan araba göndereceğim" dedi.
"Geleceksin, burada bana ifadeyi vereceksin, buradan" çocuklarına gidersin" dedi.
Ben de dedim ki: "Savcım ben yeniden ifade veririm, vermemi istiyorsanız, bir avukatıma sorayım."
"Hâlâ avukat diyorsun bana. Sen bu kafayla bir daha çocuklarını asla göremeyeceksin. Sen bekârsın, değil mi?" dedi.
Evet.
"Velayetleri de sende?" Evet.
"Senin çocukların reşit de değildi, değil mi?" dedi.
Değil dedim.
"Eh, artık Sosyal Hizmetler alır senin çocuklarını" dedi.
"Sen bakıyordun, değil mi?" dedi.
Evet.
"Bak mal varlığı tedbiri için karar var benim elimde. Ama 28 Mart Cuma günü mesai bitimine kadar sana süre" dedi.
#ibbdavası
selim retweeted
Fatoş Pınar Türker, savunmasının son kısmında tutukluluk ve cezaevi sürecinin en soğuk, en yıkıcı, en korkunç yanlarını anlattı. Salonda avukatlardan izleyicilere, tutuklulara kadar herkes ağladı. Bunu ilk defa yazıyorum ama lütfen sonuna kadar okuyun:
Türker, savunmasının sonunda önce gözaltındaki çıplak arama sürecini şu sözlerle anlattı:
“Vatan Emniyet’teyken arşiv odası gibi bir yere aldılar beni. Eldiven giyen bir polis üstünü çıkar dedi çıkardım. Sonrasında gidip gidemeyeceğimi sorduğumda, altımı da indirip çamaşırımı da indirmemi söyledi. Cinsel organını aç dedi, arkanı dön-eğil dedi. (Kadın izleyicilere dönerek) Utanan varsa çıkabilir ben utanmıyorum. İnsanların onurunu, gururunu kırmak için yapılıyormuş gibi geliyor. Yapan utansın, ben utanmıyorum”
Daha sonra, tutuklanıp Silivri’ye sevk edildikten sadece bir gün sonra infaz koruma memuru tarafından SEGBİS için çağrıldığını belirten Türker, şöyle devam etti:
Dedim ki "Ben bilmiyorum, bu ne SEGBİS ne?" İşte dedi böyle online ekrana bağlanıyorsunuz. Ben gittim oturdum, karşımda bir ekran açık ama "Adalet mülkün temelidir" yazmıyor, bir ofis orası. Böyle gözüm de ısırıyor Allah Allah diyorum, en sonunda kırmızı espresso makinesi vardı çünkü Savcı Bey bana o makinede kahve ikram etmişti. İfademi alan savcı, başkanım. Savcım, size soracağım şimdi. Siz tabii ki şey, sizin şahsınızla hiç alakası yok konunun ama hani meslektaşınız ya böyle bir uygulama var mı, yok mu? Dedi ki: "Ya" dedi, "Fatoş şimdi ağlarsın böyle karşımda" dedi, "ben sana ne dedim" dedi.
"Ben sana ne dedim" dedi, "ben senin ne olduğunu biliyorum ama sen bu adamlar sana" dedi "kumpas kuracak demedim mi" dedi. "Niye konuşmadın sen" dedi. "Verecektin ifadeni gidecektin" dedi. "Ama" dedim, "Sayın Savcım ben bildiğim her şeyi anlattım." "Bak şimdi" dedi, "sen git" dedi, "eşyalarını topla. Ben "dedi, "sana Çağlayan'dan araba göndereceğim" dedi. "Geleceksin" dedi, "burada" dedi, "bana" dedi "ifadeyi vereceksin, buradan" dedi "çocuklarına gidersin." Ben de dedim ki: "Savcım" dedim, "ben yeniden ifade veririm, vermemi istiyorsanız" dedim. "Bir avukatıma sorayım." Şimdi karşımdaki savcı ya, "Yok efendim" diyecek halim yok, ben bilmiyorum bir de hakikaten, ilk kez tutuklanmışız. Dedim ki "Tamam" dedim, "ben avukatıma bir danışayım" dedim. Böyle yaptı: "Hâlâ avukat diyorsun bana" dedi. "Sen" dedi, "bu kafayla bir daha" dedi "çocuklarını asla göremeyeceksin" dedi. "Sen bekârsın, değil mi?" dedi. Evet. "Velayetleri de sende?" Evet. "Senin çocukların" dedi, "reşit de değildi, değil mi?" dedi. Değil dedim. "Eh, artık Sosyal Hizmetler alır senin çocuklarını" dedi. Ha, bir anneye böyle denir mi? Çocuklarıyla tehdit ettiler. Az evvel şeyle söyledim ya size hani mal varlığı, "Sen bakıyordun, değil mi?" dedi. Evet. "Bak" dedi, "mal varlığı tedbiri için" dedi, "karar var benim elimde" dedi. "Ama ben" dedi, "28 Mart Cuma günü mesai bitimine kadar sana süre" dedi. Savcım bunu dedi. Ve o gün tebliğ edildi. "Ya bana gelir konuşursun ya da dedi malını mülkünü de alacağım" dedi.
Yani bir şey söyleyeceğim. Şeyi anlayamıyorum. Hani mesela birisinin birisiyle husumeti olur... Hiç beni tanımıyor ki. Tanımadığı bir insandan insan nasıl nefret eder ki? Hani nasıl bunu söyler... Mesela annesi yok mu bu insanların? Hepimiz zıbın giymedik mi? Ben hiç kimseye hakkımı helal etmiyorum. Bunu çok düşündüm çünkü şimdi Düzce'ye götürüldüm. Düzce'de insanın benim şeyim bozuldu... İnsan olarak öğrendiğim iyilik ve kötülük kavramı bozuldu. Çünkü iyi insan dediğimiz bir tarif var, bir de kötü insan dediğimiz bir tarif var; birbirine girdi bu. Çünkü Düzce'ye bir gittim, 40 metrekarede 25 kişiyiz, 16 kişilik. Koğuş arkadaşlarım; uyuşturucu satıcıları, cinayet, hırsız... Artık mesela bir Roman gördüğümde ben onun çadırcı mı, göçebe mi, arabacı mı olduğunu anlarım. Valla anlarım. Uyuşturucu mu satıyor, hırsız mı onu da anlarım. Hani böyle bir bilgi benim neyime yarayacak bilmiyorum ama... Ve o, hani bir kız getirdiler hamile, 5 aylık, 4 aylık. 1.5 yaşındaki kızını duvara vura vura öldürmüş. İddianamesini ben okudum. Ama diyor ki: "Eşime benziyordu." diyor. "Çok ağlıyordu." "Dayanamadım." diyor. "Ama benim içim" diyor, "çok ferah. 7'sini de yaptım, 40'ını da yaptım, mezarı da çok güzel." diyor. Hamile bir de. Devlet de gayet iyi bakıyor yani gerçekten hamile diye.
Ama ben o insanlarla birlikte kaldım. Mesela 1 yaşında, o Roman bir aile vardı 5 kişi; anneanne, iki kızı, iki torun filan, ailecek kalıyorlar uyuşturucudan. Ama annesi çok bakmak istemiyor, 1 yaşındaydı Afra da geldiğinde, daha yürümüyordu. Mesela ona bakıyordum. Ne yapayım? Onunla teselli ediyordum kendimi. Örgü ördüm, tuvalet temizledim. Çünkü tuvaletler taşıyor. Şey dedim ben de: "Çekilin" dedim, "madem 16 milyon için çalışıyoruz, hani burada da bari bu görevi ifa edelim. Ne yapalım?" Ama hani olduğu gibi anlatıyorum, bilmiyorum... Yani film gibi bu yaşananlar. Gözlerimi açıp şey denmesini bekliyorum, işim gereği tabii reklam çekimlerinin setinde filan da bulundum, birisi çıkacak şuradan: "Kestik! Selçuk Bey siz birazcık daha işte soru sorun, siz şey yapın. Ekrem Bey siz araya girmeyin, bir daha alıyoruz aynı planı." filan diyecekler diye umuyorum yani. Ama olmuyor. Tutukluyuz biz hakikaten.
Ben Medya A.Ş. Genel Müdürü olarak yargılanmaktan hiç gocunmuyorum. Elbette ki varsa bir hatamız, neyse ortaya çıksın. Bence yok, ben %100 beraat edeceğime, %90 bile değil, inanıyorum. Ama siz burada lütfen, rica ediyorum Medya A.Ş. Genel Müdürü Pınar'ı yargılayın. Ben anne olarak, benim çocuklarıma yazık günah değil mi? Bak geçen sene mezun oldu Nehir. Londra'ya gidemedik, o okuldan kabul olamadı. Benim kızım tüm dünyada yapılan sınavda %1'lik dilime girdi. Şu an dünyanın en iyi yapay zeka okulunda okuyor. Bak mezun oldu, ben göremedim. Orada benim güzel kızım. Babalarıyla... Diyor ki: "Anneciğim kepimi saklıyorum, sen eve geldiğinde havaya atacağım." Yani şu kadar, bacak kadar da onu ilkokula verdiğimde, mezun oldu, ben göremedim. Can sağlığı olsun. Ben kendim için yani rüşvet almadım, 15 aydır yatıyorum, bir şey çalıp çırpmadım, mal varlığıma tedbir kondu. Hakikaten, hakikaten çok mağdurum ama kendime dair, geleceğime dair bir şeyim, böyle bir yaşama sevincim, bir şeyim kalmadı.
Çok yorgunum. Anneme dedim ki, demesem iyiydi çünkü benim annem babam ablamı kaybetmişler, çok agresif bir lösemiden 9 ayda... Anneme dedim ki: "Keşke" dedim, "idam cezası olsa da kalemi kırsa, bitse bu iş." O kadar yorgunum, o kadar yorgunum ki kendime dair hiçbir beklentim, isteğim yok. Ama Sayın Hakim lütfen vicdanınıza sesleniyorum, Sayın Savcım sizin de. Yargılayın ama Pınar'ı yargılayın da anne Pınar'ı ne olur tahliye edin. Ev hapsi verin, ben çocuklarımla zaten el ele oturmak istiyorum. Teşekkür ederim.”
İBB Davası, 7 kadın tutukludan biri olan Medya AŞ Genel Müdürü Fatoş Pınar Türker'in savunmasıyla devam ediyor.
Mahkemede oldukça soğukkanlı ve özgüvenli görünen Türker'in kariyeri dikkat çekici:
İsviçre’de eğitim almış. Önce Mimar Sinan'ı kazanmış, daha sonra Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden sosyoloji yan dalıyla mezun olmuş. 2021 yılında Medya A.Ş'ye gelene kadar sırasıyla Yapı Kredi, Koçbank, BASF (Alman kimya şirketi), GlaxoSmithKline (İngiliz ilaç şirketi), OMV Petrol Ofisi (PO'nun Avusturya ortağı) ve HSBC Türkiye’de üst düzey görevlerde çalışmış. Aynı zamanda İstanbul Kültür Üniversitesi’nde öğretim görevlisi, Boğaziçi Üniversitesi’nde de konuk konuşmacı olarak ders vermiş.
Savunmasından şimdiye dek öne çıkan bazı beyanları ise şöyle:
"Vatan Emniyet'e girdiğimde 'ben buradan çıkamam' diye düşündüm. Hatta ölüm düşüncesi de gelişti. Çok korkunç bir andı, tam bir kabus gibi. Bence cezaevi, Vatan Emniyet'teki nezarete göre gerçekten çok daha iyidir. Çıkarıldığım mahkemece 'rüşvet almak' suçundan tutuklandım. Örgüt suçuyla da sevk edildim ama örgüt suçundan serbest bırakıldım. Sadece gizli tanık Çınar'ın yalan beyanıyla, rüşvet almak suçundan tutuklandım. İddianame çıkınca gerçek de ortaya çıktı. İddianamede rüşvet almak suçundan bir isnat yok. Rüşvete konu edilebilecek bir eylem de ileri sürülmüyor. İddianamede benimle ilgili Medya A.Ş.'nin genel müdürü sıfatıyla imzam bulunan bazı işlerde usulsüzlükler olduğu ileri sürülüyor"
“İddianamede İmamoğlu'nun Beylikdüzü'nden tanıdığı kişilerin iştiraklerin başına getirildiği iddiası var. Ben İBB'den iş teklifi alana dek ne İmamoğlu'nu ne de Murat Ongun'u tanıyordum. Beylikdüzü'nde hiç çalışmadım. Kamuda 'talimat' kelimesi çok konuşuluyor ama ben talimat alacak biri değilim. Saygısızlık yapmak istemem ama Ekrem Başkan dahil kimse bana talimat veremez. Bana talimat verecek kişi annesinin karnından doğmadı.”
selim retweeted
SAVCI Medya AŞ Genel Müdürü #FatoşPınarTürker'i ÇOCUKLARI İLE TEHDİT ETMİŞ
Cezaevinde SEGBİS'le görüşmen var dediler. Ekran açıldı karşımda savcı var.
Savcı bana “Böyle ağlarsın işte"dedi.
“Niye konuşmadın sen?” “Vereceksin ifadeni, gideceksin” dedi.
Ben de dedim ki: “Savcı bey, ben yeniden ifade veririm. Vermemi istiyorsanız avukatıma bir danışayım.”
Çünkü karşımda savcı var.
Yok diyemem diye düşündüm.
Ben SEGBİS'in ne olduğunu bilmiyorum bile.
Dedim ki: “Tamam, avukatıma bir danışayım.”
Elini masaya vurdu
“Hâlâ avukat diyorsun bana” dedi. “Sen bu kafayla çocuklarının velayetini asla alamayacaksın” dedi.
“Sen bekârsın değil mi?” dedi.
“Evet.”
“Velayet de sende değil mi?”
“Evet.”
“Senin çocukların reşit değil değil mi” dedi.
“Artık sosyal hizmetler alır çocuklarını” dedi.
Şimdi anlamıyorum.
İnsan hiç tanımadığı birinden nasıl bu kadar nefret edebilir?
Beni tanımıyor ki.
Tanımadığım insanlar.
Nasıl olur?
Mesela annesi yok mu bu insanların?
Ben kimseye hakkımı helal etmiyorum.
Çok düşündüm bunu."
selim retweeted
Akit TV bugün yanlışlıkla gazetecilik yaptı. Teknik ekip hâlâ sorunun kaynağını araştırıyor. Bilim insanları ise nadir görülen bir doğa olayı diyerek incelemelerine devam ediyor. Moderatörün akibeti ise sabaha belli olur😁































