
Okurunu Bulan Kitaplar. Kitaba Dair Temaslar. Tanıtım, İnceleme, Pasaj. Bülten ve İletişim: [email protected]
Ankara
Joined April 2022
- Tweets1.3K
- Following190
- Followers2.1K
- Likes50
#Yeni / William Morris, on dokuzuncu yüzyılın en seçkin desinatörüydü. Üretimi bugün hâlâ süren tasarımları, zamanla ulusal bilincin ayrılmaz bir parçası hâline geldi. Ne var ki bu desenlere ilham veren bahçeler daha az ilgi gördü. Oysa aynı bahçeler Morris’in zanaat ve yazı alanındaki geniş üretimini biçimlendirmiş, onun çevreci hareketin öncülerinden biri olarak anılmasına da zemin hazırlamıştır. Kültürel botanikçi Gavin Francis Stoneystreet, Morris’in bahçelerini adım adım dolaşarak az tanınan bir figürün portresini çiziyor. Bu portrede şefkatli bir baba, sezgileriyle çalışan bir sanatçı ve dizginlenmemiş bir duyarlılığa sahip bir hayalperest beliriyor. Her bahçe, ortaya çıktığı anda Morris’in hayatının ve sanatının özgün bir ifadesidir. Onun her mekânın niteliklerine ve oradaki bitki yaşamına verdiği karşılık, bu bahçelerin hepsinde kendini hissettirir. Kitap, Merton Abbey’deki fabrika bahçesini de gün yüzüne çıkarıyor ve sanayi Londra’sının göbeğinde kurulmuş radikal bir ütopyayı gözler önüne seriyor. Daha önce yayımlanmamış arşiv malzemesine dayanan çalışma, her yerde karşımıza çıkan “Morris deseni”ni canlandırıyor. Böylece tasarımcının hayat boyu süren emeğini daha derinden kavramamızı sağlıyor. William Morris ve Bahçeleri, doğayla uyum içinde yaratıcı bir hayat sürmenin içten bir örneğini sunuyor.
Gavin Francis Stoneystreet, William Morris and His Gardens, @yalepress
#Yeni / 1975 güzünde Chicago Üniversitesi’nde bir felsefe hocası tahtaya iki eksen çizer. Yatayın bir ucunda mevcudiyet, öbür ucunda yokluk; dikeyin bir ucunda inanç, öbür ucunda eleştirel mesafe. Ortaya çıkan dört kadrana sırasıyla resmi, kurmacayı, izi ve halüsinasyonu yerleştirir. Bu basit şema, Batı düşüncesinin yirmi beş yüzyıldır imgelem üzerine yürüttüğü tartışmanın haritasıdır ve tabii bu kitabın da. Paul Ricœur’ün ölümünden çok sonra ders notlarından derlenen İmgelem Dersleri, onun hiç kitaplaştırmadığı bir dizinin tam metnidir. On dokuz derste Ricœur önce klasikleri okur: Aristoteles’in phantasia’sını, Pascal’ın “yanılsamanın efendisi” dediği imgelemi, Spinoza’nın “-mış gibi”sini, Hume’un çağrışım mekaniğini, Kant’ın iki Eleştiri arasında ikiye bölünmüş imgelem kuramını. Sonra çağdaşlara döner: Ryle’ın tiyatro sahnesinde işlenen “numaradan cinayet”ine, Wittgenstein’ın tavşan-ördeğine, Husserl’in Dürer gravürüne, Sartre’ın orada olmayan dostu Pierre’in imgesine. Ama asıl mesele son beş derste açılır. Ricœur, imgelemi algının soluk bir kopyası sayan bütün bir geleneğe karşı çıkar: İmge, gerçekliğin eksik bir yankısı değil, gerçekliği yeniden betimleme gücüdür. Metaforda, resimde, bilimsel modelde ve şiirde çalışan şey aynı yetidir: dünyayı olduğundan başka türlü görmemizi sağlayan, böylece onu değiştirmemizin de önünü açan yeti. Kurmaca, yalanın değil hakikatin bir kipidir. İmgelem Dersleri, bir ders kürsüsünün canlı sesiyle yazılmış, düşüncenin kurulurken yakalandığı ender kitaplardan biri.
Paul Ricoeur, İmgelem Dersleri, çev. Burak Çakır, @ketebe
#Pasaj / İnsan, melankoliklerin kendisini korkutmasına meydan vermemeli. Onların çektikleri, bir tür alışılagelmiş hazımsızlıktır. Sanki kendileri yenilip yutulmuşlar da, yabancı bir mideye oturmuşlar gibi yakınırlar. Böylece onlardan dile gelen, aslında kendi midelerinde bulunandır; tuzağa düşürülmüş kurbanın sesi, ölümü baştan çıkarıcı kılar. "Gel bana," der, "benim olduğum yerde çürüme var. Çürümeyi nasıl sevdiğimi görmüyor musun?" Ama aslında çürüme de ölür, ve ansızın iyileşen melankolik, kolayca ve aniden ava çıkar.
Elias Canetti, İnsanın Taşrası, çev. Ahmet Cemal, @selyayincilik
#Yeni / Hukuk felsefesini ahlak felsefesinin ve metafiziğin bir uzantısı olarak ele alan Patrick Riley, bu çalışmasında modern hukuk düşüncesinin gelişimini tarihsel ve kavramsal bağlamı içinde inceliyor. Machiavelli’yle açılan kitap Grotius, Hobbes, Locke ve Pufendorf gibi isimlerin yanı sıra Malebranche’ın ve özellikle hukukçu kimliği sıklıkla arka planda kalan Leibniz’in adalet teorisine odaklanıyor. Montesquieu, Rousseau ve Hume’u takiben Kantçı ahlak ve hukuk çizgisine uzanan yazar, Hegel, Marx, Mill ve Nietzsche’de hukuk ve adalet kavramlarını ele aldıktan sonra John Rawls ve Jürgen Habermas’ın çağdaş yaklaşımlarına eğiliyor. Akademik yaşamı boyunca Harvard ve Wisconsin gibi üniversitelerde siyaset, ahlak ve hukuk felsefesi üzerine çalışan ve özellikle Leibniz, Rousseau ve Kant araştırmalarıyla tanınan Riley On Yedinci Yüzyıldan Günümüze Filozofların Hukuk Felsefesi’nde hukuk, adalet ve meşruiyete ilişkin modern kavrayışın felsefi arka planına dair kapsamlı bir çerçeve sunuyor.
Patrick Riley, On Yedinci Yüzyıldan Günümüze Filozofların Hukuk Felsefesi, çev. Ertuğrul Uzun, @islikyayinlari
#Yeni / Seçimle kazanılan iktidar, hukukun üstünlüğünü aşındırdığında demokrasinin dayanakları nasıl korunabilir? Mathilde Fasting’in Francis Fukuyama ile söyleşilerinden oluşan Tarihin Sonu’ndan Sonra, liberal demokrasinin geleceğini bu kurumsal kırılganlık üzerinden tartışıyor. Fukuyama, “tarihin sonu” tezini 1989’dan sonraki siyasal değişimler ışığında yeniden değerlendiriyor; demokratik düzenlerin nasıl geliştiğini ve hangi koşullarda gerileyebildiğini ele alıyor. Fukuyama, kamu hizmetlerini sağlayabilen bir devletin hukukla sınırlandırılmasını ve halka hesap vermesini demokratik düzenin temelinde görüyor. İnsanın toplumsal doğasına odaklanan yaklaşımı, ekonomik eşitsizlik karşısındaki öfkeyi statü kaybı duygusu ve tanınma talebiyle ilişkilendiriyor. ABD ve Avrupa’daki sağ popülist hareketleri incelerken kimlik etrafında keskinleşen toplumsal bölünmelerin siyasal kurumların işleyişini nasıl etkilediğini tartışıyor. Bu nedenle ortak siyasi ilkelere dayanan kapsayıcı bir ulusal kimlik, demokratik sürekliliğin toplumsal dayanağını oluşturuyor. Yurttaşların birbirlerini aynı siyasal topluluğun eşit üyeleri olarak görebilmesi, demokratik kurumların meşruiyetine duyulan inancı destekliyor. Liberal düzenin korunması, yurttaşların seçimlere katılımını ve toplumsal hoşnutsuzlukların nedenlerini dikkate alan, farklı kesimleri bir araya getirebilen demokratik bir liderliği gerektiriyor.
Mathilde Fasting, Tarihin Sonu’ndan Sonra: Francis Fukuyama ile Söyleşi, çev. Mahmut Sakal, @KadimYayin
#Yeni / "Tik ile tak arasındaki aralığı doldurma biçimlerimiz giderek daha zor, daha özeleştirel ve aynı zamanda daha çeşitli olmak zorundadır; hissetmeye devam ettiğimiz uyum ihtiyacıdır ve bunu giderek daha çeşitli uyum kurgularıyla karşılarız. Bu kurgular, bizim ortada durarak tatmin görünümü aradığımız gerçeklik değiştikçe değişir; çünkü ‘dönemler değişir.’ ‘Yeterli olanı’ bulmak için başvurduğumuz kurgular da değişir. Artık tarihsel bir tik’in kesinlikle belirleyici bir tak ile tamamlanacağı bir dünyada yaşamıyoruz; bu yüzden kurgularımız da değişir. Ve tüm diğer değişen kurgular arasında, edebi kurgular da yerini alır. Değişen dünyayı bizim adımımıza keşfederler; tamamlayıcılıklarımızı düzenlerler. Bunu, bazılarımız için büyük ölçüde bilinçli olarak yanlış oldukları için; belki tarihten belki ilahiyattan bile daha iyi yaparlar. Ama gelişimlerini anlamanın yolu, onları bu diğer kurmaca sistemlerle ilişkileri içinde görmektir.” Son Duygusu: Kurgu Kuramı Çalışmaları, insanın zamanı ve kendi yaşamını başlangıçlar ve sonlar aracılığıyla anlamlandırma ihtiyacı ile edebi kurmaca arasındaki ilişkiyi inceliyor. Kıyamet düşüncesi, kriz, chronos ve kairos, mit ve kurmaca gibi kavramlardan hareket eden Kermode; insanların zamanın akışı içindeki deneyimlerine anlam verebilmek için nasıl anlatılar oluşturduklarını araştırıyor. Edebiyat kuramını felsefe, teoloji ve tarihle buluşturan eser; Kermode’un en önemli ve kalıcı çalışmalarından biri kabul ediliyor.
Frank Kermode, Son Duygusu, çev. Sevda Akyüz, @ketebe
#Yeni / Birbirine muhtaç olmak, sevmeye yeter mi? Uzak bir gelecekte, insanlık yavaş yavaş yok olmakta. Dünyanın dört bir yanına dağılmış küçük topluluklar, “Anneler”in gözetiminde yaşamlarını sürdürüyor. Kimi çocuklar fabrikalarda tavşanların ve yunusların hücrelerinden yaratılırken, kimileri bitkiler gibi sadece ışık ve suyla besleniyor. İnsan soyunun devamı bu farklı varlıkların yakınlaşmasına bağlı olsa da bu yeni ve yorgun dünyada, insanı insan yapan şeylerin –bir başkasına bağlanmanın, sevmenin, çoğalıp soyunu sürdürmenin– daha ne kadar devam edeceğini kimse bilmiyor. Uluslararası Booker Ödülü finalisti Büyük Kuş Kapıp Götürmesin, çağlar boyunca uzanan birbiriyle bağlantılı on dört hikâyede hüznü ve ütopyayı bir araya getirerek, bildiğimiz anlamıyla insanın sonuna dair şaşırtıcı bir dünya kuruyor. Bir çocuk nereden geldiğini merak ediyor, bir başkası sevmeyi öğreniyor; geride bırakılanların izleri, henüz doğmamış olanların hayatına karışıyor. Her şeye rağmen insanlar yakınlık aramayı, kaybettiklerini özlemeyi ve kendilerinden sonra gelecekler için umut etmeyi sürdürüyor. Nakano Eskici Dükkânı’nda küçük karşılaşmaların duygusal ağırlığını hissettiren Hiromi Kawakami, bu kez aynı dikkatli ve yalın anlatımıyla insanlığın uzak geleceğine bakıyor. Değişen bir dünyada bizi birbirimize bağlayan şeylere dair büyüleyici ve zarif bir roman.
Hiromi Kawakami, Büyük Kuş Kapıp Götürmesin, çev. Selen Ak, @domingoKITAP
#Yeni / Blaise Pascal, sadece 17. yüzyılın değil, modern düşüncenin en dikkate değer isimlerinden biri. Henüz genç yaşta konik kesitlerden olasılık teorisine, hidrostatikten mekanik hesap makinesine uzanan keşifleriyle bilim tarihine yön veren bu olağanüstü deha, aklın kudretini sınırlarına kadar zorlamaya çalıştı. “Ateş” olarak kaydettiği sarsıcı mistik tecrübeyi takip eden hidayeti, sarsılmaz imanı ve dindarlığıyla, insanı kendi çelişkileriyle yüzleştiren, benzersiz bir dil kurdu. Montaigne ve Descartes ile gergin ilişkileri, Maurice Blanchot ve Pierre Bourdieu’ye varana dek şiirden romana, felsefeden toplumsal teoriye uzanan derin etkisi, Pascal’ın hayaletinin neden hâlâ aramızda olduğunu gösteriyor.Mary Ann Caws, Pascal’ın hayatını bilim insanı, mümin ve düşünür olarak parçalara ayırmaksızın, onun dehasını besleyen bu üç damarı birden aynı portrede birleştiriyor. Pascal’ın kelimeleri nasıl tarttığını, aklı ikna sanatıyla nasıl buluşturduğunu ve görünenin ardında saklı kalanı nasıl açığa çıkardığını incelerken, ortaya sıradan bir biyografi değil, Pascal’ın dinamik düşünme ve yazma tarzına içeriden yaklaşan özgün bir eser çıkarıyor.Blaise Pascal: Mucizeler ve Akıl, bilimin kesinliğiyle imanın ateşini aynı zihinde taşıyan Pascal’ın yüzyıllardır okurlarını neden sarstığını, onları dönüştürmeyi nasıl başardığını ve bugün de neden vazgeçilmez olduğunu berrak ve etkileyici bir üslupla anlatıyor.Kitap, Reaktion Books’un Renaissance Lives dizisinde yayımlanmış olup Pascal’ın el yazmaları, dönem resimleri ve belgelerinden oluşan görsellerle desteklenmektedir.
Mary Ann Caws, Blaise Pascal: Mucizeler ve Akıl, çev. Emre Barca, @VakifBankKY
Apostrof Kitap retweeted
Fransa’da son yıllarda on binlerce lise ve üniversite öğrencisi, daha iyi eğitim koşulları ve mevcut sistemin değiştirilmesi için sokaklara çıkıyor. Talepleri arasında daha fazla öğretmen, uygun ders programları ve üniversiteye girişte daha adil bir sistem var.
Araştırmalar, ergenliğin başından itibaren gençlerin ciddi psikolojik zorluklar yaşadığını gösteriyor. Özellikle kızlarda bu sorunlar daha sık. Pandemi ise bu eğilimi daha da kötüleştirmiş; gençlerin kaygısı ve depresyonu yetişkinlere göre daha fazla kalıcı hâle gelmiş.
Lise öğrencileri arasında depresyon ve intihar düşüncesi ciddi oranda artmış durumda. Üniversiteye geçen 18-29 yaş grubundaki genç yetişkinlerde de depresyon, kaygı ve intihar girişimleri en yüksek seviyelerde seyrediyor.
Okul baskısı son yıllarda daha da belirginleşmiş. 2014’te 15 yaşındaki kızların %40’ı okul kaynaklı yoğun baskı hissettiğini söylerken, 2022’de bu oran %60’a ulaşmış. Destek görememe ve artan sınıf kalabalığı da öğrencilerin üzerindeki yükü artırıyor.
Gençlerin ruh sağlığı, sadece evde değil, okulda ve dijital ortamlarda yaşadıkları deneyimlerle doğrudan ilişkili. Adaletsizlik ve gelecek kaygısı, mevcut eğitim ortamında gençlerin ana gündemi hâlini almış durumda.
Bugün Fransa’da öğrencilerin protesto için sokağa çıkmasının temelinde, son yıllarda hem eğitim koşullarındaki bozulma hem de ruh sağlıklarının giderek kötüleşmesi yatıyor. ‘Gençler neden bu kadar baskı altında hissediyor?’ sorusu, hem araştırmacıların hem de gençlerin kendisinin gündeminde.
theconversation.com/frances-…
Apostrof Kitap retweeted
Günümüzde çoğu liberalin savunduğu haklar kadınlar için de var: Oy kullanmak, mülk sahibi olmak, çalışmak… Yine de, toplumda ve evde köklü eşitsizlikler devam ediyor. Peki, hukuk önünde eşitlik gerçekten kadınlar için yeterli mi?
Rawls’ın ünlü liberal adalet teorisine göre herkesin temel hakları ve fırsatlara eşit erişimi garantilenmeli; farklılıklar ise yalnızca en dezavantajlıların yararına olursa kabul edilebilir. Kâğıt üstünde bu yaklaşım kadınlar için de adil bir topluma işaret ediyor.
Ancak Rawls, aileyi siyasetin dışı, özel bir alan gibi düşünüyor. Bu da aile içinde adalet kurallarının işlememesine yol açıyor. Sonuçta kimi kadınlar, toplumda haklara sahip olsa da evde hâlâ eşitlikten uzak kalabiliyor.
Feminist filozof Okin, aileyi de siyasi ve toplumsal bir kurum olarak görmemiz gerektiğini savunuyor. Çünkü güç ilişkileri ve kaynak paylaşımı ailede de var. Sadece ‘kamusal’ alana odaklanmak, evin içindeki eşitsizlikleri görünmez kılıyor.
Nussbaum ise liberalizmi yeniden şekillendirerek, kadınların potansiyellerini geliştirmesine imkân tanıyacak sosyal ve maddi koşulların da adaletin parçası olması gerektiğini düşünüyor. Yani, liberalizmi biraz dönüştürerek feminist hedeflere ulaşmak mümkün.
Diğer yandan MacKinnon, esas sorunun liberalizmin temelinde olduğunu, mevcut özgürlüklerin zaten erkek egemen toplumsal yapının ürünü olduğunu iddia ediyor ve daha kökten bir toplumsal değişim öneriyor. Bu yüzden, liberalizmin feminist beklentileri karşılaması için ciddi dönüşümler geçirmesi şart.
Sonuçta soru açık: Liberalizmi feminist değerlere uyarlayarak toplumsal cinsiyet eşitliği sağlanır mı, yoksa büsbütün farklı bir yol mu gerekli? Tartışma hâlâ devam ediyor.
philosophynow.org/issues/176…
#Yeni / Jorge Luis Borges'in gözünde Doğu, hiçbir zaman geçici bir hevesle ya da egzotik bir merakla varılmış bir yer olmadı. Aksine tasavvuf geleneği ve Doğu düşüncesiyle mistisizmi, Arjantinli ustanın eserlerinde zamanla kökleşen entelektüel bir odağa dönüştü. Borges: Belki Ölmeden Önce Bir Kez Daha Yaşarım, yerleşik oryantalist kalıpları sorgulamaya girişen bir yazarın bu kadim coğrafyanın düşünce dünyasıyla kurduğu derin bağı gözler önüne seriyor. Odak noktasına Borges’in “İslam Mistikleri” başlıklı seminer notlarını alan bu çalışma, büyük şahsiyetlerle şekillenmiş bir geçmişin peşine düşüyor. Yaşamının son yıllarında Batılı çevirilerin aracılığından kurtulup metinlerle doğrudan temas kurabilmek amacıyla Arapça öğrenmeye girişen bir yazarı farklı bir gözle okumamıza imkân tanıyan ve Arjantin’den İstanbul’a uzanan titiz bir çalışmanın ürünü olan bu kitap, edebiyat tarihinin en büyük zihinlerinden birinin kütüphanesindeki gizli kalmış pencereleri açıyor.
Jorge Luis Borges, Belki Ölmeden Önce Bir Kez Daha Yaşarım, haz. ve çev. Nesrin Karavar-Blecua, @alfakitap
#Pasaj / Modernite ve kültürel kulluğa yönelik eleştiri, insan türünün doğrusal gelişimine dair anlatının ve bununla ilişkili kavramların (ilerleme, tarihsel anlam, devrim) geçersiz olduğunu ilan etti. Postmodern eleştiri, tek bir tarih görüşünün doğrusal yapısına tabi olmadığı için, farklı kültürel deneyimlere, farklı zamansallıklara ve anlamın daha özgür işlenmesine de açık olan, farklı bir değişim deneyimi imkânına kapı araladı. Öğrenmek belki daha iyi bir gelecek vadetmiyordu artık, ama farklı ve indirgenemez yaşam imkânlarının denenip yaratılabilmesi için daha geniş bir alan sunma vaadi taşıyordu.
Marina Garcés, Yeni Radikal Aydınlanma: Ortak Bir Dünya İçin Felsefe, çev. Müge Gürsoy Sökmen, @Metiskitap
#Yeni / Simone Weil, düşüncesi kadar yaşayışıyla da uzlaşmazdı. Felsefe öğretmenliğinden fabrika işçiliğine, işçi mücadelelerinden İspanya İç Savaşı’na, siyasal sorgulamalardan mistik deneyimlere uzanan hayatı boyunca düşüncesini deneyimle sınadı; savunduğu fikirlerin gereğini yerine getirmekten kaçınmadı. Pek çok kişiyi öfkelendiren, bugün de okurlarını huzursuz etmeyi sürdüren bu hayatın merkezinde, hakikate duyulan dinmez bir açlık vardı. Weil’i okul yıllarından tanıyan Simone Pétrement, kırk yıl boyunca topladığı mektuplar, defterler ve tanıklıklarla dostunun hayatını bütün çelişkileri içinde anlatıyor. Goffredo Fofi’nin dürüstlüğünü ve titizliğini övdüğü bu biyografi, dostluğun yakınlığını eleştirel bir bakışla birleştiriyor. Düşünmekle yaşamak arasındaki bağı sonuna kadar zorlayan bir insanı anlamak için temel bir kaynak.
Simone Pétrement, Yerçekimine Karşı: Simone Weil’in Hayatı, çev. Mehmet Yazgan, @ketebe
#Yakında / "Postkolonyalizm ve Kürt Edebiyatı” başlıklı bu kitap; Kürt romanı ve şiirinin direniş anlatıları, alternatif tarih yazımları, siyasal baskı tarihine tanıklıkları ve kayıp, yas ve melankoli imgelemlerinin bir dökümünü çıkarırken; postkolonyal teori ve eleştirinin Kürt edebiyatının kaygıları, temaları, temsil yöntemleri ve kültürel misyonlarını anlama ve bağlamına oturtmada sunduğu imkânları da gözler önüne sermektedir.
Ahmet Ataş, Postkolonyalizm ve Kürt Edebiyatı, @Agorakitap
Frankfurt Kitap Fuarı 2026’nın ilk paneli, yapay zekânın yayıncılık işlerini yok edip etmeyeceği sorusuna odaklandı. Bloomsbury kurucusu Nigel Newton, Supadu başkanı Sarah Arbuthnot ve bookcareers.com’un kurucusu Suzanne Collier, AI’nin işleri ortadan kaldırmaktan çok dönüştüreceği görüşünde birleşti. Ancak özellikle giriş seviyesi pozisyonların azalabileceği ve işverenlerin çalışanları yeniden eğitme sorumluluğu taşıdığı vurgulandı.
Panelde Newton, geçmişte film, internet, e-kitap ve sesli kitap gibi teknolojilerin de benzer korkular yarattığını, buna karşın kitap satışlarını desteklediğini savundu. Collier ise AI’nin iş kaybından çok işten çıkarmalar için gerekçe olarak kullanılabildiğini, bu alanda kritik düşünme, sorun çözme ve girişimciliğin öne çıkacağını söyledi. Arbuthnot yeni hibrit rollerin doğabileceğini belirtirken, panelin sektörel anlamı yayıncılığın veri, metadata, uyum ve insan teması ekseninde yeniden yapılanacağına işaret etmesi oldu.
publishersweekly.com/pw/by-t…
#Yeni / Bir yüzyıl neyiyle hatırlanır? Savaşlarıyla mı, yoksa insana kendini yeniden düşündüren fikirleriyle mi? İki dünya savaşı, devrimler, ekonomik darboğazlar, karşıt kamplar, Soğuk Savaş...Yirminci yüzyıl denince insanın aklına gelen kanlı ve insanın içine sıkıntı veren sahneler bunlar. Oysa aynı yüz yıl içinde bilinçdışı keşfedildi, gen haritalandı, atom parçalandı, evrenin genişlediği anlaşıldı. Savaşların gölgesi o kadar uzundur ki geleneksel tarihler bu ikinci hikâyeye sayfa ayırmaz. 20. Yüzyıl Entelektüel Tarihi tam da bunu anlatıyor. Yüzyılı siyasi ve askeri olarak yönlendirenler bu metinde kendilerine neredeyse hiç yer bulmuyor. İnsanlığı, bilimi, insanlığı ve sanatı önceleyen, bu uğurda fedakârlıktan hiç çekinmeyen zihinlerin tarihi var bu kitapta. Peter Watson anlatısına 1900’de başlıyor. Freud Rüyaların Yorumu’nu yayımlamış, Mendel’in kalıtım yasaları yeniden keşfedilmiş ve Max Planck kuantumu ortaya atmıştır. Birbirinden alakasız gibi görünen bu üç keşif, bilinçdışı, gen ve kuantum yeni bir yüzyılın şafağında insanlık tarihinde beliriverir. 20. yüzyılı bunlar kuracaktır. İnsanın bilimle uzlaşmasıyla hem neyi düşündüğümüz hem de nasıl düşündüğümüz değişti. Bu modern duyarlılık bütün dünyayı değiştirdi Kübizm ile görelilik teorisi neden aynı on yıla denk geldi? Hitler’in kovduğu bilim insanları olmasaydı atom bombası yapılabilir miydi? Bir filozofun deyişiyle, “şimdiye kadarki en iyi fikir” hangisiydi? Viyana kahvehanelerinden Manhattan Projesi’ne, Bauhaus’tan Olduvai Boğazı’na, çifte sarmaldan kültür savaşlarına, fizikten psikanalize, arkeolojiden sinemaya, genetikten iktisada dek uzanan kırk iki bölüm, bin sayfayı aşan tek bir anlatı... Yüzlerce düşünür, bilim insanı ve sanatçı; üç bini aşkın not ve kaynak, fikirlerin hangi sürgünlerde, hangi laboratuvarlarda, hangi kahve masalarında doğduğunu büyük bir açıklıkla gösteriyor. Modern Zihin: 20. Yüzyıl Entelektüel Tarihi, geçtiğimiz yüzyılı savaşların ve siyasi manevraların değil fikirlerinin penceresinden okuyor.
Peter Watson, 20. Yüzyıl Entelektüel Tarihi, çev. M. Murtaza Özeren, @KronikKitap
"Kişisel gelişim kitapları çözüm, teşhis ve teknik vadederek, okuru gerçek duygulardan ve rastlantısal karşılaşmalardan koruyor. Oysa romanlar bizi net sonuçlar veya kolay cevaplar aramaktan çok, başkalarının karmaşık hayatını deneyimlemeye çağırıyor."
Çamaşırhanede kitap okurken biri ‘Sana faydası dokunuyor mu?’ diye sordu. O an fark ettim: Okuduğum romanlar bana gerçekten iyi geliyor mu? Buna yanıtım yoktu; okuma nedenlerim üzerine hiç bu kadar doğrudan düşünmemiştim.
Üniversitedeyken edebiyatı, duygulara alan açan bir terapinin alanı gibi gören hocalara yakınlık hissederdim. Romanlar insana erdem ve gerçeklikle yüzleşmeyi öğretir, sağlam karakterler aracılığıyla başkalarının dünyasına açılmayı mümkün kılar.
Fakat zamanla gördüm ki, günümüzün popüler kişisel gelişim kitapları bambaşka bir amaç güdüyor. Bu kitaplar erdem veya empatiyi değil, çoğunlukla daha başarılı veya verimli olmayı hedefliyor; tek kişilik çözümler sunuyorlar.
Kişisel gelişim kitapları çözüm, teşhis ve teknik vadederek, okuru gerçek duygulardan ve rastlantısal karşılaşmalardan koruyor. Oysa romanlar bizi net sonuçlar veya kolay cevaplar aramaktan çok, başkalarının karmaşık hayatını deneyimlemeye çağırıyor.
Başkalarının hayatına dair gerçek bir merakla okunan iyi bir roman, dünyayı tekil bir bakıştan kurtarıyor. Romanlar, kendi başımıza altından kalkamayacağımız soruları, ancak başkalarının hikâyelerinde cesaret bulduğumuzda anlamlı kılıyor.
commonwealmagazine.org/liter…
#Yeni / Yeniden feodalleşme, belki de son on yılların tarihine derinden damga vurmuş iki karşıt eğilimin bileşkesi olarak değerlendirilebilir: Bir yanda, çağdaş düzenin yerleşik sınırlarının ötesine geçen fazlasıyla radikal bir adımın kaçınılmaz olduğuna dair giderek artan bilinç; diğer yanda ise, kurumsal düzenin olası bir devrimci dönüşümünde kendi ayrıcalıklarının açıkça tehdit altında olduğunu gören egemen güçlerin direnci. Toplumsal eşitsizliğin kaynakları üzerine tartışmalar uzun yıllardır sürüyor. Fakat 2008 finans krizinden sonra kamu kaynaklarının özel çıkarlar için seferber edildiği ayan beyan ortaya çıktığında eşitsizlik birçokları için “teknik” bir problem olmaktan çıkıp bir toplumsal sorun olarak tartışılmaya başladı. Tekno-feodalizm, yeni feodalizm ve benzeri kavramsal girişimler de bu sorunu ortaya koymanın çeşitli yollarından biri olarak görülebilir. Massimo De Carolis, Yeniden Feodalleşme kitabında sadece Batı toplumları için değil, her toplumsal formasyon için geçerli olabilecek bir kavramsallaştırmaya girişiyor ve yeniden feodalleşme dinamiğinin bugünkü tezahürlerini kamusal çıkarlar ve özel çıkarlar çatışmasının tarihselleştirilmesinden bağışık görmüyor, onun köklerini Batı modernitesine kadar götürüp yeniden çağdaş tartışmalara getirerek anlamlı neticeler çıkarıyor. Okura demokrasiyi, hukuku, devleti ele alırken mutlaka akılda tutması gereken bir analiz çerçevesi sunuyor.
Massimo De Carolis, Yeniden Feodalleşme: Batı Demokrasilerini Parçalayan Mutasyon, @iletisimyayin
"Yeni bir okuryazarlık anlayışına ihtiyacımız var. Eski formlara nostaljiyle tutunmak yerine, ister ekranda ister kâğıtta, derinlemesine okuma yollarını yeniden keşfetmeliyiz."
Her yeni teknolojik gelişmede ‘okuma bitiyor’ endişesi gündeme geliyor. Özellikle akıllı telefon ve internetin yükselişiyle, kitap okuma oranlarının düştüğü, okuma kültürünün çöktüğü sıkça söyleniyor. Peki, okuma gerçekten ölmekte mi?
Veriler biraz daha karmaşık bir tablo çiziyor. Evet, geleneksel kitap ve gazete okuma oranlarında azalma var. Ama bu rakamlar, internette okuduğumuz yazıları, haberleri ya da mesajları kapsamıyor. Günümüzde milyonlarca insan, neredeyse sürekli bir şeyler okuyor.
Aslında internet, tarihte hiç olmadığı kadar çok insanı yazılı iletişime dahil etti. Okuma ve yazma, sıradan günlük etkileşimimizin merkezine yerleşti. Haberden mesaja, sosyal medya gönderisinden e-posta ve bloglara kadar yazılı içerik hayatımızın her anında.
Metinlerin kısalması ve basitleşmesi ise sadece ‘dijital tembelliğe’ bağlanamaz. Okuryazarlığın genişlemesiyle, yazılı içerikler artık çok daha geniş ve çeşitli kitleler için üretiliyor. Bu, modernitenin en büyük başarılarından biri: Sadece elitlerin değil, milyonlarca insanın yazıya aşina hâle gelmesi.
Yine de, ciddi ve odaklanmış okuma alışkanlığında azalma bir sorun. Fakat bunu yalnızca teknolojiye yüklemek yanıltıcı; yeni bir okuryazarlık anlayışına ihtiyacımız var. Eski formlara nostaljiyle tutunmak yerine, ister ekranda ister kâğıtta, derinlemesine okuma yollarını yeniden keşfetmeliyiz.
Çünkü okuma hayatı basitleştirmez; onu zenginleştirir ve derinleştirir. Asıl mesele, okumanın biçim değiştirse de tamamıyla yok olmadığı, aksine farklı şekillerde hayatta kalmaya devam ettiğidir. Zorluk, bugünün dünyasında ‘neden okuyoruz?’ sorusuna yeni cevaplar bulabilmekte.
newrepublic.com/article/2163…
Apostrof Kitap retweeted
Liseliler sık sık daha iyi derslikler, daha az kalabalık sınıflar ve daha fazla öğretmen istiyor. Ama asıl mesele bunlar değil: Gençler, okulda gerçekten ‘bir lise öğrencisi’ olarak var olmanın nasıl mümkün olduğunu, derslerin hayatlarına hangi anlamı kattığını sorguluyor.
Geçmişte okul ve öğrenci arasında doğal bir uyum vardı; okula gitmek ve çalışmak çoğu liseli için anlamlıydı. Bugün ise, erişimin yaygınlaşmasıyla birlikte okulun kültürel otoritesi sarsıldı, öğrencilerle okul arasında bir kopukluk oluştu.
Artık lise diploması neredeyse zorunlu ama değeri de düştü; rekabet arttı ve diploma sahibi olan herkes eskisi gibi iş bulamıyor. Çok çalışsan da, neden çalıştığını kestirmek güçleşti. Kaygı ve belirsizlik hayatın parçası oldu.
Başarının ‘şansa’ ya da daha çok olanaklara bağlı olması, adalet duygusunu zedeliyor. Öğrenciler, eğitimin gerçek eşitlik yaratmadığını, başarı hikâyelerinin herkese açık olmadığını görüyor. Sisteme duyulan güvensizlik artıyor.
Öğrenciler ve öğretmenler aynı çıkmazda: Okulun sunduğu geleneksel anlamlar ve vaadler artık işlemezken; sorunlar sadece ‘fiziki şartlar’la sınırlı değil. Kökten bir değişim olmadan kısır döngü devam ediyor, krizler tekrarlanıyor.
Bugünün lise sorularına yüzeysel cevaplar vermek, asıl meseleden kaçmak oluyor. Okulu sadece bilgi aktaran bir yer olmaktan çıkarıp, gençlerin hayatlarına anlam katacak, yeni deneyim alanları yaratan bir ortama dönüştürmek şart. Ancak o zaman herkes kendi hikâyesinin öznesi olabilir.
aoc.media/analyse/2026/10/14…





















