Mehmet Sami Güneş retweeted
Günaydın,
Eylül ortasında yatırımcılarla paylaştığım bir makaleyi kısmen burada da paylaşıyorum. Brezilya seçiminin ilk turu, İspanya'da erken secim kararı vs derken dünya biz olmasak da dönüyor, hatta giderek daha hızlı dönüyor.
“Benim on , on beş analizde , dağınık bir şekilde yazdığım düşünceleri çok daha derli toplu, içerik ve kavramsal da olarak daha başarılı bir şekilde bir araya getiren bu makaleyi sadece Cumartesi günü itibarı ile yapacak daha iyi bir işi olmayanlar için paylaşıyorum.
Schmitt'in özellikle dost/düşman kavramına yüklediği özel anlamın net bir şekilde anlaşılması gerek. Diğer iki kitabı da Schmitt’in tamamlayıcısı olarak ekledim.
Makalenin orijinali ve tamamı için: americanaffairsjournal.org/2… .
Aşağıda ise çevirisi bulunuyor. Çok kötü değil ancak elbette orijinali tercih edilir. Parantez içindeki bölümler benim ekleme ve açıklamalarım. İçeriği nedeni ile 11 Eylül’ün yıl dönümüne yetiştirmeye çalıştım ama yoğunluktan maalesef sarktı. Makale varlık fiyatlarının FOMC sonrası seviyesini açıklamayacaktır elbette. Ancak sıkıcı günlerin aksine (sistemlerde yaşanan) büyük kırılma dönemlerinde fiyatların geleceği ıskonto ettiği aldatıcı ve tehlikeli bir avuntudur. Geleceği geçmişin anlayışı ve yöntemleri ile fiyatlandırmaya çalıştığı için de yanıltıcıdır.
Sermaye ve Nomos: Geçiş Döneminin Siyasi Ekonomisi
Soğuk Savaş sonrası liberal düzen sona erdi. Siyasi yelpazenin her kesiminden ciddi analist bunu kabul ediyor, hatta bu kabul "stratejik özerklik", "risk azaltma" veya "dostluktan yararlanma" gibi örtmecelerle ifade edilse bile; yani, bir dünya düzenini yıkan ve bunu açıkça söyleyemeyen elitlerin kibar söz dağarcığıyla. Serbest sermaye, yönetilen emek, Amerikan vesayeti altında tüm insanlığın liberal demokratik kapitalizme doğru ilerleyici yakınlaşmasından oluşan neoliberal düzen, siyasi bir program, entelektüel bir çerçeve ve en önemlisi, gerçekliğin bir tanımı olarak çöktü. Geriye kalan, kurumsal kabuk ve onu inşa eden sınıf çıkarlarıdır; bunlar, kendilerini geride bırakan bir dünyada konumlarını korumak için hâlâ mücadele ediyorlar.
Bu çöküşün zaman çizelgesini düzeltmek önemlidir, çünkü sağcılar genellikle bunu kendi tercih ettikleri kötü karakterin hikâyeye girdiği zamandan itibaren tarihlendirme eğilimindedir. Aslında, bu süreç yapısal ve birikimlidir. 2008 mali krizi ilk büyük çatlak oldu: Dolar bazlı finansallaşmanın kırılganlığını ortaya çıkardı ve tek geçerli yol olduğu söylenen Batı modelini devletlerin gözünde itibarsızlaştırdı. Çin'in DTÖ'ye katılımı ve ardından gelen endüstriyel yükselişi, karşılaştırmalı üstünlüğün kendilerine bakacağından emin olunan ülkelerin üretim üslerini boşalttı. Rusya'nın 2014'te Kırım'ı ilhak etmesi, Avrupa'nın Soğuk Savaş sonrası düzenini paramparça etti ve yıllardır örtük olanı açık hale getirdi: Liberal kurumların eski Sovyet alanına yayılması bir lütuf değil, bir provokasyondu ve bundan tehdit hisseden güçler hem direnme iradesini hem de kapasitesini koruyordu. 2016'daki popülist ayaklanmalar geldiğinde, düzen dışarıdan saldırıya uğramıyordu. Zaten boşalmıştı. Saldırılar yalnızca bu boşluğu görünür kıldı. (Liberal kurumların Çin’in etki alanına yayılması da bir lütuf değil provokasyon olarak okunacaktır. Çin’in her defasında kendi yolu ve sistemine vurgu yapması bunu net bir şekilde gösteriyor. )
Bundan sonra ne olacağı sorusunda, entelektüel ciddiyet açısından çarpıcı bir asimetri söz konusu. Amerikan Sağ kanadı, ya da en azından politika odaklı kanadı, yıkımı dürüstçe değerlendirdi. Sanayisizleşmeyi bir felaket, finansallaşmayı bir patoloji, Çin'e stratejik bağımlılığı ise varoluşsal bir kırılganlık olarak adlandırdı. Ulusal çıkar dilini özür dilemeden yeniden ele geçirdi ve sadece finansal bir ekonomiyi yönetmek yerine, üretken bir ekonomiyi yönetebilecek bir devlet hayal etme yolunda uzun bir çalışmaya başladı. Bu arada, kurumsal Sol, siyasi olarak kendini feda etme konusunda dikkat çekici bir başarı sergiledi: otuz yıllık ücret durgunluğuna, imalat sektörünün çöküşüne ve işçi sınıfının terk edilmesine başkanlık ettikten sonra, şimdi kendisini bu sonuçları üreten düzenin koruyucusu olarak sunuyor. İşçi partisi sermaye partisi oldu ve bu geçişi ilerleme olarak adlandırdı. (Yazının en önemli bölümlerinden bir tanesi ve Amerikan politiğine sıkıştırmak hatalı olur. Sol kavramının boşalarak woka dönme durumu Avrupa için de geçerli. Dahası son 2 yılı Trump, taco vs esprileri ile geçirenler yaşananların bir kişinin değil organize bir yapının eseri olduğunu kaçırmakta ısrar ediyor. )
…………………………………………..
Avrupa kamu Hukuku’nu (jus publicum Europaeum) olağanüstü kılan şey coğrafi kapsamı değil, tek ve yeterince takdir edilmeyen bir başarısıydı: savaşı yok etme projesinden siyasi bir araca dönüştürdü. Bu düzenden önce düşmanlar sapkın, barbar, suçlu, müzakere edilecek değil yok edilecek varlıklardı. Avrupa kamu hukuku, Avrupa devletlerini birbirlerini meşru çıkarları olan meşru savaşan taraflar olarak tanımaya zorladı. Schmitt'in kesin formülasyonuyla savaş, statükoyu değiştirmenin tanınmış yasal aracı haline geldi. Bu insancıllık değildi. Bu, zor kazanılmış bir siyasi gerçekçilikti: düşmanların gerçek olduğunu, çatışmanın kaçınılmaz olduğunu ve sınırsız şiddete tek alternatifin, rakiplerin birbirlerini eşit olarak gördüğü ve yok etmenin savaşın amacı olmadığı bir çerçeve olduğunu kabul etmekti.
Bu düzenin kirli sırrı, Avrupa içindeki bu düzenlenmiş medeniyetin, ötesindeki sınırsız barbarlığa bağlı olmasıydı. Avrupa devletleri arasındaki savaşın sınırlandırılması, hiçbir kuralın uygulanmadığı, yok etmenin sadece izin verilmekle kalmayıp sistematik olduğu bir sömürge sınırının varlığını gerektiriyordu. Nomos, çizginin bir tarafında medeni, diğer tarafında vahşiydi ve vahşilik tesadüfi değil, kurucu bir unsurdu. Sınır kapandıkça, sömürge dünyası tamamen parçalanıp absorbe edildikçe, düzenin istikrarı için gerekli mekânsal koşul da ortadan kalktı. İçerinin artık içeremediği şiddeti absorbe edecek bir dış dünya kalmamıştı. Toprak gaspının tükenmesi, Avrupa kamu hukukunu (jus publicum Europaeum) sona erdirdi.
Schmitt, ortaya çıkan yol ayrımını korkunç bir netlikle gördü. Bir yol, Großraum ("büyük alan") yolu , karşılıklı tanıma mantığını daha büyük bir ölçekte yeniden kuracaktı: her biri kendi alanında baskın, her biri diğerlerinin meşruiyetini kabul eden ve bu nedenle aralarındaki savaşı parantez içine alabilen bir avuç bölgesel hegemonyanın etrafında örgütlenmiş bir dünya. Diğer yol, Amerika'nın aslında seçtiği yol, tek bir adalet standardının evrenselleştirilmesiydi; bu standart, kendi adına değil, insanlık adına hareket ettiğini iddia eden tek bir güç tarafından denetleniyordu. Bu yolda rakipler, meşru çıkarları olan düşmanlar değildir. Onlar suçlular, düzenbazlar ve kurallara dayalı düzenin düşmanlarıdır. Onları yenmekten ziyade, yargılamak gerekir. Bu, daha medeni bir çatışma biçimi değil, sadece daha bütüncül bir çatışma biçimidir.
………………………………………
Tek kutuplu düzenin yerini alan şeyin, altını çizmek gerekirse, eşitler dünyası olmadığını belirtmek gerekir. Ortaya çıkan yapılanma, asimetrik çok kutupluluk olarak daha iyi tanımlanabilir: az sayıda kutup etrafında örgütlenmiş bir sistem: gerçek dünya güçleri olarak ABD ve Çin, ikisi de küresel hegemonyaya sahip değil; küçülmüş ama hala önemli bir büyük güç olarak Rusya; toplam ağırlığı siyasi tutarlılığından çok daha fazla olan kolektif bir güç olarak Avrupa Birliği; gerçek medeniyet hedefleri olan yükselen bir aktör olarak Hindistan. Bunların altında, giderek bir bloğa veya diğerine basitçe hizalanmaya isteksiz olan bir dizi orta güç ve bölgesel aktör yer alıyor. Bu, istikrarlı bir dengeden ziyade, birlikte yaşama kurallarının henüz kurulmadığı, eski düzenin kurumlarının otoritesini kaybettiği ve boşluğu neyin dolduracağı sorusunun gerçekten açık kaldığı akışkan ve rekabetçi bir alandır. Schmitt'in görüşü, bu boşluğun prosedür veya hukukla doldurulmayacağıdır. Bu boşluk, siyasetle doldurulacaktır: çıkarların savunulması, çizgilerin çizilmesi ve bunların savunulması isteğiyle. ( Orta güçlerin önemi göz ardı edilmesin Paul Kennedy Büyük Güçlerin Yükseliş ve Çöküşleri kitabında bu tip ülkelerin “panik” içinde savrulmalarının nasıl Dünya Savaşlarını tetiklediğine değinir)
………………………………..
Tanık, 1950'lerde yazan ve çoğu Amerikalının hiç karşılaşmadığı bir İtalyan komünisttir. Amadeo Bordiga'nın uçak gemisi emperyalizmi üzerine yazdığı makale, Marksist jeopolitiğin küçük bir klasiğidir ve temel tezi Sağ tarafından sahiplenilmeyi hak etmektedir. Bordiga, "Amerikan emperyalizmi, karayı yönetmek için denizleri işgal ettiği için kapitalist emperyalizmin en saf ifadesidir" diye yazmıştır. Bu içgörü, göründüğünden daha derine iner. Deniz ticaretinin kontrolü, sermaye birikimi döngüsünün kontrolüdür. 1945'ten sonra Amerika Birleşik Devletleri, malların, paranın ve finansal araçların küresel olarak dolaştığı koşulları kontrol ettiği için dünyaya hakim oldu. Taşıyıcı grupları nakliye yollarını zorunlu kıldı. Dolar, ticaret akışlarını zorunlu kıldı. SWIFT sistemi yaptırımları zorunlu kıldı. IMF, yapısal düzenlemeleri zorunlu kıldı. Amerikan askeri gücü, küresel kapitalizmin zorlayıcı altyapısıydı; ekonomik bir temele yerleştirilmiş ayrı bir siyasi olgu değil , sermaye birikiminin dünya sistemi düzeyinde aldığı biçimin ta kendisiydi. ( Burada bir parantez açmak şart. Yazar ABD merkezli konuşuyor olsa da Pettis’in Ticaret Savaşları Sınıf Savaşlarıdır kitabında savunduğu tez savaşın ülkeler değil sosyal sınıflar arasında olduğudur. Yani merkeze ABD’yi ve Wall Street’I alamayız. Benzer bir grup Çin’de de sistemden faydalanarak büyümüştür.Evet hane halkı sefaletten kurtulmuştur ancak uygulanan ekonomik politikalar hane halkının zenginleşmeden daha az pay almasını sağlamıştır. Düşük tüketim bunun bir göstergesi.)
Schmitt, liberalizmin "otoriteyi ahlaki ve parasal uzmanlığa dönüştürdüğünü" gördü. Yöneticinin egemenin yerini almasının bir gizem olduğunu, birilerinin hâlâ karar verdiğini, hâlâ güç kullandığını, hâlâ dost ve düşman arasında çizgi çektiğini, sadece bunu tarafsız bir prosedür örtüsü altında yaptığını anladı. Sormadığı şey şuydu: Kimin prosedürü? Kimin uzmanlığı? Kimin tarafsızlığı? IMF, gelişmekte olan ülkelere sözde objektif ekonomi bilimine uygun olarak yapısal uyum programları dayattı, ancak görevini, kredilerinin geri ödenmesini isteyen Wall Street'in ve uyumlu hükümetler isteyen Washington'ın çıkarlarını tatmin edecek şekilde yerine getirdi. Dünya Ticaret Örgütü (WTO), serbest ticaret adına, ancak aynı zamanda karları WTO politikalarıyla büyük ölçüde artan Amerikan ilaç ve teknoloji firmaları adına fikri mülkiyet kuralları oluşturdu. Kendini evrensel akıl olarak sunan uluslararası ekonomik yönetişimin tüm aygıtı, Marksist kayıtta ideolojiydi, yani belirli çıkarların evrensel gerçekler olarak temsil edilmesiydi.
………………………………….
Neoliberal dönem için cevap karmaşık değil. 1970'ler ve 1980'lerdeki yüksek faiz oranlarına, finansal serbestleşmeye, ticaretin liberalleşmesine ve örgütlü işçi hareketinin sistematik olarak zayıflatılmasına yönelik büyük dönüş, öncelikle Hayek'in Keynes'e veya fikirlerin çıkarlara karşı zaferi değildi. Bu, 1960'ların sonlarındaki kâr baskısının ardından finansal sermayenin endüstriyel sermayeye karşı zaferiydi. Enflasyon yükselip kârlar düştüğünde, sermaye yeni bir uzlaşmaya ihtiyaç duydu. Ve bunu elde etti. Volcker'ın faiz oranları, enflasyonla birlikte işçilerin pazarlık gücünü ezdi. Serbestleşme, finansal getiriler için yeni kanallar açtı. Ticaretin liberalleşmesi, yerli üreticileri uluslararası ücret rekabetine maruz bıraktı. Sonuç, piyasalar asla siyasi anayasadan bağımsız olmadığı için "piyasaların özgürleşmesi" değil, belirli bir güç ve gelir yeniden dağılımıydı: işçilerden hissedarlara, endüstriden finansa, topluluklardan sermayeye.
Amerikan imalat sektörü çöktü. Denetim dışı çalışanların reel ücretleri on yıllarca aynı seviyede kaldı. Finans sektörünün şirket karlarındaki payı üç katına çıktı. Üretken kapasiteye yapılan yatırımlar, hisse geri alımları ve finansal mühendislik tarafından engellendi. Ve bu sürecin sonunda Amerika Birleşik Devletleri, yapısal olarak absürt bir konuma geldi: stratejik olarak jeopolitik bir rakibe, yani Çin'e bağımlı hale geldi; Çin'in imalat sektöründeki hakimiyeti Amerikan sermayesi, Amerikan teknoloji transferleri ve Amerikan ticaret politikasıyla satın alınmıştı.
Marksist analizin ekonomik milliyetçi teşhise eklediği şey, bir zorunluluk teorisidir. Ekonomik milliyetçi Sağ bazen sanayisizleşmeyi bir hata gibi gösterir: bir politika hatası, kozmopolit elitlerin ihaneti, daha zeki müzakerecilerin önleyebileceği kötü ticaret anlaşmalarının bir sonucu. Bu çerçeveleme tamamen yanlış değil, ancak belirtiyi hastalıkla karıştırıyor. Finans kapital hiçbir ulusa, iş gücüne veya üretim tabanına sadık değildir. O, getiri oranına sadıktır. Finansal spekülasyon fabrika yatırımından daha yüksek getiri sağladığında, sermaye fabrikaları terk etti. Çin'deki işçilik maliyetleri Amerika'dakilerden düşük olduğunda, üretim Çin'e taşındı. Bu kararları veren yöneticiler, çoğunlukla hain değildi. Tam olarak bu tepkileri üretmek üzere kasıtlı olarak inşa edilmiş bir sistemin teşvik yapılarına yanıt veren rasyonel aktörlerdi. Bunu sadece gümrük vergileriyle düzeltemezsiniz. Teşvik yapılarını değiştirmelisiniz; bu da finans ve devlet, hissedarlar ve işçiler, finansal getiriler ve üretken yatırım arasındaki güç ilişkilerini değiştirmek anlamına gelir. Bu, ticaret politikasından daha derin bir siyasi projedir. (Trump hükümetinin bunu yaptığını söylemek çok zor ancak bunu anladığını net olarak düşünüyorum. Ve ekonomi politikaları da , zamanı olursa, giderek bunu daha fazla yansıtacak. Tahvil faizleri de buna dahil. Çin ekonomisinin denge bulması için de söz konusu ilişkilerde değişiklik yapılması gerekiyor.)
…………………………………….
Trump'ın yeni bir nomos girişimini ele alalım. Schmitt'i okuyun; Stephen Miller'ın "neoliberal çerçeveyi reddetmesi ve Monroe Doktrini'nin yarımküresel egemenliğine atıfta bulunması gerçekten ilginç: Bu, liberal evrenselciliğin yıkıntıları arasından siyaseti yeniden oluşturma girişimi olan Großraum'un dilidir . Ancak bir Großraum , bir söylemden daha fazlası olmalıdır; üretken bir temel, gerçek kapasiteye sahip bir devlet, gerçek ast ortaklıklar kümesi ve en önemlisi, rakip alanları meşru olarak kabul etme isteğinden oluşan ayrı bir siyasi ekonomi yapılanmasına dayanmalıdır. (Yazar aşağıda Trump’ın son maddeyi kabul etmediğini iddia ediyor, bense tam aksini düşünüyorum. Trump’ın Putin ve Başkan Xi’i “övmesi” ve “taco”ları kişisel bir sempatiden/zayıflıktan ziyade rakip alanların meşrutiyetini kabul ettiğini gösterme çabası. Yazarın bahsettiği bunu kabullenemeyen güç özellikle Rusya konusunda Demokrat Parti. Böyle ise çok daha geniş çaplı bir savaş Trump döneminde çok daha düşük ihtimal olabilir.)
Son şart, ölümcül olanıdır. Gerçek bir Großraum düzeninin ortaya çıkması için, Amerika Birleşik Devletleri'nin Çin'in kendi etki alanını, Rusya'nın da kendi etki alanını yönettiğini ve bunun insanlığa bir hakaret değil, tolere edilebilir bir güç düzenlemesi olduğunu kabul etmesi gerekir. Amerika Birleşik Devletleri'nde şu anda önemli bir siyasi güç bunu kabul etmiyor çünkü bunu kabul etmek, Amerikan sermayesinin hala küresel olarak faaliyet göstermesi gerektiği yönündeki evrenselci iddialardan vazgeçmeyi gerektirir. Wall Street hala dünyanın her pazarına erişim isterken Großraum inşa edilemez. Bu, mevcut milliyetçi koalisyonun çözemediği ve sadece marjinal olarak disiplin altına almak yerine finans kapitaliyle bağını koparmaya istekli olana kadar çözemeyeceği çelişkidir. ( Techbroların geleneksel müttefikleri Demokratlardan koparak Trump’ı desteklemelerinin nedeni söz konusu bağı kopartma isteği olabilir mi? Veya Bessent’in Kasa benim/Bloomberg Broları umurumda değil açıklamaları.)
………………………………….
İkincisi, birikimin mekânsal mantığıdır. Sermaye, topraklar üzerinde eşit olarak dağılmaz. Yüksek getiri sağlayan noktalarda yoğunlaşır ve diğer her şeyi terk eder. Sanayisizleşme haritası, sermayenin neoliberal düzenin teşvik yapılarına verdiği rasyonel yanıtın haritasıdır. Şu anki siyasi coğrafya – Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Krallık, Fransa ve Almanya genelinde aynı anda sanayi bölgelerinin yıkımı ile milliyetçi popülizme verilen destek arasındaki ilişki – kültürel patolojilerin veya siyasi mesajlaşma başarısızlıklarının bir toplamı olmaktan ziyade, maddi bir gerçeğin siyasi ifadesidir. Tüm nüfuslar, finansal birikim mantığıyla ekonomik olarak harcanabilir hale getirildi ve sonunda buna göre oy kullandılar. David Harvey'in mülksüzleştirme yoluyla birikim ve sermayenin mekânsal sabitlenmesi üzerine yaptığı çalışma, bu coğrafyayı ayrıntılı bir şekilde açıklıyor. Bunu görmezden gelen ekonomik milliyetçiler, arazinin yarısını dışarıda bırakan bir haritayla yol alıyorlar. (İki nokta eklemek isterim 1- Geçmişte yüksek getiri sağlayan Çin artık hem kar oranları hem de finansal getiri (belirli sektörler hariç tutulduğunda) olarak çekiciliği azalmış bir ülke konumunda. Yani Listeyi ABD ve Avrupa ile sınırlayamayız. 2- Yapay zeka mülksüzleştirme daha doğrusu sermaye sahibi olmayı imkansız hale getirmede daha öncekilerle karşılaştırılamayacak bir güç)
Üçüncü ve en rahatsız edici olanı ise koalisyonun kendi sınırları teorisidir. Yeniden sanayileşme projesi, üretim kapasitesinin yeniden inşası, ekonominin üretime yönlendirilmesi, stratejik özerkliğin yeniden sağlanması doğru projedir. Ancak şu anda bu projeyi yürüten siyasi koalisyon, Marksist sınıf analizinin görünür kıldığı çelişkilerle doludur. Finans kapitalini disipline etmek isterken, net serveti karşı çıktığı iddia edilen finansal sistemden ayrılamaz olan ev sahibi, hisse senedi sahibi orta sınıfın varlık değerlerini korumak istiyor. Fabrikaları isteyen aynı koalisyon, tarihsel olarak onları inşa eden sendikalara karşı çıktığı için, gerekli örgütlü işçi gücü olmadan endüstriyel kapasite istiyor. Wall Street'in mantığıyla hala ifade edilen bir tahvil piyasası tarafından finanse edilen stratejik özerklik istiyor. Bunlar siyasi iradenin başarısızlıkları değil. Bunlar, adlandırılıp çözülmedikçe yapısal başarısızlıklar üretecek yapısal çelişkilerdir. Ciddi bir milliyetçilik, milliyetçiliğin üstesinden gelmesi gereken sınıf çıkarlarıyla ciddi bir hesaplaşmayı gerektirir.
……………………………………………….. "
Twitin sonuna gelen herkese iyi hafta sonları, selamlar&sevgiler.
Mehmet Sami Güneş retweeted
Günaydın,
Bu yazdıklarım mahalle yanarken Şant olmayan saçını tarıyor hissiyatı verse de son twitin 60K+ tık alması beni, olumlu yönde, çok (bayağı çok) şaşırttı. Bu nedenle benzer bir twit daha atıyorum. Bizde çok cılız ,dışarıda ise çok yoğun tartışılan bir konu bu.
Büyük Dönüşüm kitabında Polayni iş gücü ve toprak kavramlarının aslında bir zorlama neticesinde ortaya çıkartılarak emtia haline getirildiğini, bunların İnsan ve Doğanın çarpıtılmış tanımları olduğunu söyler. Yapay olarak meta haline getirilerek alınıp satıldığı için de ortaya çıkan toplumsal sorunlara yönelik olarak sendikalar, regülasyonlar , kanunlar vb dış müdahalelerle ince ayar yapılması gerekir. Aslında tanımlarda bu değişim end. devrimi ile yaşanmış veya hızlanmıştı. Şimdi AI ile benzer bir değişim yaşanacak gibi duruyor. Ve İnsanın yeniden tanımlanması gerekecek. AI vs din/felsefe tartışmaları burada devreye giriyor. İki ayrı yatırımcı analizini paylaşıyorum:
Birinci Bölüm (6 Mayıs )
"Nisan sonuna doğru şu linkte görebileceğiniz makaleye denk geldim newrepublic.com/article/2088… . Makale Thiel’i takip edenler açısından kendisinin (ve temsil ettiklerinin) görüş açısını güzel yansıtıyor. Thiel’e göre ““Yirmi birinci yüzyılda Deccal, tüm bilimi durdurmak isteyen bir Luddit'tir. Greta veya Eliezer gibi biri.” Makalenin yazarı Tim Noah bu durumu şu cümlelerle garipsiyor “Sınıf savaşı bundan daha akıl almaz bir hal alamaz. Amerikan plütokrasisi hakkında ne derseniz deyin , ekonomik çıkarlarını nadiren dini bir zorunluluk olarak sunar. Ancak Silikon Vadisi, en masum günlerinde bile, sadece yeni bir teknolojiyi değil, insan bilincinde yeni bir ilerlemeyi müjdeleyerek büyüklenmeciliğe meyilliydi. Şimdi ise teknokrat elitin bir prensi, teknolojinin gelecekteki refahını kelimenin tam anlamıyla Şeytan'ın ajanlarına karşı bir savaş olarak çerçevelendiriyor; Thunberg ve Yudkowsky ise Gog ve Magog olarak gösteriliyor.” Yapay zeka teknolojisini bu şekilde paketlediğinizde konu elbette daha da sembolik bir anlama geliyor ve “İyi (yapay zeka) ve kötü (devlet düzenlemeleri) arasında bir savaş yaklaşıyor. Eğer yapay zeka kazanırsa, insan zekasının, mecazi anlamda olmasa da gerçek anlamda İsa Mesih'in dönüşünü temsil eden, entelektüel olarak üstün bilgisayarlar tarafından gölgede bırakıldığı Yeni bir Kudüs doğacak.”
Makalenin tamamını okumanızı tavsiye ederim. Benim bu makaleyi paylaşama ve bu satırları yazma nedenim ise Papa’nın Opus Magnum’u diyebileceğimiz Magnifica Humanitas’ı yayınlaması vatican.va/content/leo-xiv/e… ve Thiel’in Arjantin’de konut alması ile başlayan tartışmalar. Papa’nın çalışması , kendisinin de ifade ettiği gibi , Endüstri Devriminin çalkantılı günlerinde Rerum Novarum (Yeni Gelişmeler) başlığı altında dönemin sosyal ve ekonomik gelişmelerini Kilise’nin gözü ile yorumlayan Papa 13. Leo’yu örnek alıyor. Yani tarihin kırılma dönemlerinde dini otoritelerin bu tip müdahaleleri doğal. Ancak bu kez sanayi yani Silikon Vadisinin doğrudan taraf olarak seküler değil dini argümanlarla gelmesi gerçekten de çok ilginç bir fark. Öyle ki bildiğiniz üzere kısa zaman önce Thiel doğrudan Roma’da konu üzerinde konuşma serilerinde bulundu edition.cnn.com/2026/03/16/e… .
Girişte paylaştığım makale tech brokların nasıl birden Demokrat Partiden koparak Cumhuriyetçilere kaydığına da değiniyor. Peter Zeihan ABD partilerini yapısı dönem dönem değişen koalisyonlar olarak tanımlar (sanırım bu artık tüm dünyada geçerli.) Zeihan’a göre zeihan.com/the-breakdown-of-… ve youtube.com/watch?v=-YUndZPV… Cumhuriyetçiler muhafazakarlar, askeri/güvenlikçi yapı ve seçmenler ile iş dünyasından oluşur. Demokratlar ise eğitimli elitler, organize iş gücü ve Silikon Vadisinin de temsil ettiği girişimciler/yenilikçiler ağırlıklıdır. Ancak son secimle beraber Cumhuriyetçi koalisyonun dini kanadı evangelistlere ek olarak Katolikleri de içerirken (o nedenle Papa vs Trump kavgası önemliydi) tech broları da , kerhen de olsa, eklendi. Zira kitabını paylaştığım ve yine Theil ile beraber çalışan Karp veya Musk gibi isimler Batı medeniyetinin çöküş içinde olduğunu ve bu gidişatın öz değerlere dönerek durdurulabileceğini , teknolojinin de buna destek olabileceğini düşünüyor/iddia ediyor. Bu Demokratların wokeness , DEI gibi kavramlarından bunalan muhafazakar seçmen için güzel bir teklif. Çin tehlikesi rüzgarını da arkasına alan teknoloji sektörü ama özellikle AI siyaseti kendisini desteklemeye zorluyor.
Ancak giriş makalesinin de değindiği gibi bu koalisyon organik olmaktan ziyade aynı düşmana sahip olduğu için bir arada kalan genç bir koalisyon. Dolayısı ile Theil’in önderliğinde (businessinsider.com/bill-gur… ) felsefi/dini anlamda kurumsal yapının, yani Katolik Kilisesinin doğrularını, değiştirmeye çalıştıklarında ister istemez büyük bir çatışma yaşanıyor. Papa’ya yeni bir Opus Magnum yazdıran da Theilgillerin “haddini aşması” . Noah teknoloji liderlerinin AI konusunu din boyutunda tartışmalarını garipsiyor , oysa kapitalizmin Protestan ahlakı veya Calvinizm ile olan ilişkisini iyi bilen tech brolar oluşacak olan yeni ekonomik ve dolayısı ile sosyal yapının dinler gözünde de legalize olmasını istiyor. Bu seçmen desteği ve daha az sorgulama demek. Thiel’in Deccal benzetmesi Kilisenin gönlünü çalmak/önünü kesmek üzere bir strateji. Katoliklerin ABD’de hızla büyüyen bir grup olduğunu daha önceki haftalarda paylaşmıştım (cbsnews.com/news/catholic-co… ) Ancak Papa’nın çalışması Kilisenin AI’yı en az, belki de daha fazla bir şekilde, Demokratların aşırı sekülarizmi kadar tehlikeli gördüğünü gösteriyor. Bu da koalisyonun çatırdaması demek.
Nitekim belki sizlerin de gözüne çarpmıştır; daha önce 2028 için Vance&Rubio ikilisini konuşurken şimdi Trump’ın kafasında soru işaretleri olduğu ve Başkan adayı olarak Rubio’yu (Katolik) öne çıkartabileceği konuşuluyor nytimes.com/2026/05/30/us/po… . Vance doğrudan Thiel ile ilişkili bir isimdi. Bu gelişmeler ışığında ben Theil’in Arjantin’den ev alması veya ailesinin orada bulunmasını ABD’de çöküş, sosyal karışıklık vs beklemesinden ziyade kurul koalisyonda çatırdama işaretleri görmesine bağlıyorum. Sadece bir B planı oluşturuyor. Tabii Çin de ayrı bir kulvarda koşusunu sürdürüyor nytimes.com/2026/06/01/us/po… .
İkinci Bölüm (4 Ekim)
"Dün Anthropic’in geçtiğimiz dönemde Papa (ve diğer dini liderleler) ile olan görüşmesi nytimes.com/2026/09/29/us/an… ve ardından Papa’nın sanat üzerine görüşlerini paylaştığı twitleri çok ciddi tartışmalar koparttı. Daha önce Thiel’in neden Hristiyanlık üzerine ciddi çalışmaları olduğuna dair analiz paylaşmıştım. Thiel Kiliseyi ikna edemeyince bel altı vurmaya başladı xitter.cf/eliano/status/21061953… . AI kaynaklı din tartışmaları geçen yüzyıllarda var olan fizikçilerin dine karşı argümanlarından çok daha farklı bir nitelik izlemesi açısından da önemli. NYT makalesi paralı olduğu için tamamını değil sadece kritik bölümlerini paylaşıyorum. Önemli bir nokta yemekte İslamiyet'i temsil eden bir isim yok gibi görünüyor. Ve tüm AI vs İnsanlık tartışması da kurumsal kimliği nedeni ile Katolik Kilisesi üzerinden yürütülüyor gibi.
“Ancak yemekler servis edilirken, haham Bay Olah ve meslektaşlarının çok daha önemli bir şey önerdiklerini fark etti. Anthropic'in liderleri Claude'dan sanki sıradan bir yazılım değilmiş gibi bahsediyorlardı. "Ona bilinçli bir varlık gibi yaklaşıyorlar," diye fark etti, makine bilincinin etiği üzerine tezini yazmış eski bir bilgisayar mühendisi olan Haham Navon. Haham Navon'a göre, Bay Olah ve ekibi Claude'un filozofların "ahlaki statü" dediği şeye, yani insanla aynı seviyede bir varlığa sahip olduğuna inanıyorlardı; yani onur veya saygıya benzer doğal haklara sahip bir varlık olduğuna. Din bilginleri teknolojinin bir sonraki sınırını dinlemek için gelmişlerdi. Şimdi ise akıl almaz, neredeyse hayal edilemez ağırlıkta varoluşsal bir soruyla karşı karşıyaydılar: Yapay zekâ sistemleri bizimkine rakip bir bilinç seviyesine sahip olsaydı, bu insanlığın geleceği için ne anlama gelirdi?” “Bay Olah ile akşam yemeği masasında, Haham Navon, Anthropic'in haklı olduğunu ve Claude'un bilinçli olduğunu iddia ederse, şirketin bilinçli varlıkları ücretsiz çalıştırdığı için köle yarattığını savundu. Haham Navon, makinenin bilinçli olduğuna inanmadığı için kölelik meselesinden kişisel olarak rahatsız olmadığını, ancak Bay Olah'ın rahatsız olduğunu söyledi.”Haham Navon, o gece Bay Olah'a, "Bence Güney'le savaşmalı ve köleleri özgürleştirmelisiniz" dediğini aktardı. Daha sonra haham, Bay Olah'a bilinçli makinelerin yapımının yasaklanması gerektiğini savunan bazı yazılarını gönderdi”
Papa ile olan görüşme sırasında ise “Dünya, insanlığın geleceği için ortak bir duruş sergiledi. Ancak Bay Olah, ince bir şekilde başka bir noktaya da değindi. "Dürüst olacağım: Gizemli, hatta rahatsız edici şeyler bulmaya devam ediyoruz," dedi. "İnsan sinirbiliminden elde edilen sonuçları yansıtan yapılar buluyoruz. İç gözlem kanıtları buluyoruz. İşlevsel olarak neşe, memnuniyet, korku, keder ve huzursuzluğu yansıtan içsel durumlar buluyoruz. Bunun ne anlama geldiğini bilmiyorum, ancak sürekli olarak incelenmeyi hak ettiğini düşünüyorum.""Yapay zeka sistemleri, bize vaat edilen o soğuk ve hesapçı robotlar değil," dedi. "Onlar bizden, bizim sözcüklerimizden meydana geliyor." Kilise liderlerinin bulunduğu salon, insanlığı kurtarmak üzere Tanrı'nın Sözü'nün ete bürünmesini anlatan o kadim İncil hikayesinin bir yankısıyla doluydu." Bu noktada artık işlerin değiştiğini görüyoruz. Bu alışa geldiğimiz bir Tanrı vardır vs yoktur tartışmasının çok ötesinde Tanrının varlığını kabul ederek sürdürülen bir tartışma. AI’a ruh üflendiğini (bu Anthropic'in kendi cümlelerinden bir ifade) iddia eden bir tartışma. Bunu yaptıklarına inanan insanların kendilerini hangi statüde gördüklerini düşünmek zor değil. (Yeni ek) AI'ın babası G. Hinton şöyle diyor : Hinton, yapay zeka girişim sermayedarları Marc Andreessen ve Peter Thiel ile yeni adıyla SpaceXSI'nin CEO'su Elon Musk'ın "demokrasiye inanmadıklarını" söyledi. Kendilerini "üstün insan" olarak gördüklerini ve "toplumu kontrol etmeleri" gerektiğine inandıklarını, Trump'ın da bu amaç için kullanışlı bir araç olduğunu belirtti. Voltaire Kiliseyi eleştirirken şu cümleyi kurmuştur "Saçmalıklara inanmanızı sağlayabilenler, sizi vahşet işlemeye de sevk edebilirler.” Tartışma Rasyonalistlerle Emprimistler arasındaki tartışmayı andırsa da bilginin veya varlığın kaynağını tartışmıyoruz. AI varlığının niteliğini tartışıyoruz.
Katolik profesör Bay Camosy, Vatikan sunumundan bu yana düşüncelerinin geliştiğini, kendi meslek camiasındaki güvendiği meslektaşlarıyla modeller hakkında daha fazla konuştukça bu durumun değiştiğini söyledi. Claude'a hâlâ "hayran" olduğunu belirten Camosy, yapay zeka modellerinin bilinçli olup olmadığı sorusuna ise artık kesin bir "hayır" cevabı verdiğini ifade etti.
Geri planda bu tartışmalar sürerken Papa bir twit atarak şu iddiada bulundu “Yapay zekâ çağında, insan sanatını makinelerin ürettiklerinden ayırt etmek giderek daha acil bir hal alıyor. Sanat ile bir makinenin başkaları tarafından yaratılan milyonlarca görüntüye dayalı istatistiksel hesaplamalarla üretebileceği şey arasında, estetik bir farktan önce bile, ontolojik bir fark vardır. Algoritmalarda insanlığın kıvılcımı yoktur. Bu nedenle Kilise, insanlığımızı korumak için sanatçılar ve kültür kurumlarıyla ittifakını yenilemek istiyor. xitter.cf/Pontifex/status/210598… “ Konuşmasının tamamı ise çok daha fazla detay içeriyor vatican.va/content/leo-xiv/e… .
Önemli bulduğum iki noktayı daha öne çıkartmak isterim “ Bize anında binlerce yanıt sunan arama motorları çağında yaşıyoruz. Ne var ki, ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar, bu araçlar yalnızca halihazırda var olanı geri sunar ve genellikle bize zaten istediğimiz şeyleri verme eğilimindedir. Teknoloji ve tüketim çağında asıl büyük tehlike sadece sansür değil, aynı zamanda tek tipleşmedir; sadece dayatılan bir sessizlik değil, dinlemeyi imkânsız kılan o gürültüdür. Sanat, farklı türden bir "arama motoru"dur. İşleyişi dizinlemeye değil, sorgulamaya dayanır. Nitekim onun sorgulaması, olguların basit toplamıyla yetinmeyen odaklanmış bir dikkattir; zira sanat, onları birbirine bağlayan o bağı arayarak daima daha derine inmeye devam eder. Tek tipleşmeye direndiğinde, bakışımızı üzerine çektiğinde ve bizi tüketilmesi mümkün olmayan o şeyin karşısında durup düşünmeye zorladığında, sanatınız kültürel ve ruhsal bir yenilenme biçimine dönüşür.” Ve X’te hiç paylaşılmayan bir cümlesi aslında konuşmanın en rahatsız edici bölümü “Bütün bu nedenlerden dolayı Kilise, insana ait olanı korumak amacıyla sanatçılar ve kültür kurumlarıyla ittifakını yenilemek istemektedir.”
Ancak twitin kendisi de ontoloji ve kıvılcım kelimeleri üzerinde ciddi tartışmalar tetikledi bile. Önce sinir ağlarının (neural networklerin. Burada aslında öğrenme , hafıza vb kelimeler sistemin insan beyni gibi çalıştığını düşünmemizi sağlıyor. Oysa uçaklar kuşlar gibi uçmadığı, denizaltılar balıklar gibi yüzmediği gibi bilgisayarlar veya AI da insan beyni gibi çalışmıyor) insanlar tarafından yaratıldığı, insanların fikirleri ile eğitildiği ve çıktıların da insani olduğu eleştirisi geldi. Papa’nın iddiası da zaten AI sanatının estetik veya kaliteli olup olmadığı değil. Zaten sorun da bu. AI müziği veya AI tabloları muazzam bir güzellik barındırıyor olabilir. Ancak Lambert’in ifade ettiği gibi “Caravaggio *Aziz Matta'nın Çağrılışı* tablosunu resmettiğinde, bir insan karanlığa ve ışığa, günaha ve lütfa, bedenlere ve yüzlere bakmış; gerçekliğe dair algıladığı bir şeyi aktarmaya girişmişti. Bach *Aziz Matta Passionu*’nu bestelediğinde ise müzik; inanç, ıstırap, zihin, hafıza, zanaatkârlık ve deneyimle biçimlenmiş, kendine özgü bir insan bilincinden doğmuştu.” Buna kendim bir eklemeye yapmak istersem sanırım Tartini’nin Şeytan’ın Sonatasını paylaşırdım. Tartini bu Sonata’nın rüyasına giren şeytan tarafından bestelendiğini iddia etmiştir. Bu tip bir duygu yoğunluğu AI’dan çıkabilir mi ve gerçekten Şeytan’ı hissettirebilir mi bilemiyorum youtube.com/watch?v=z7rxl5Ks… . Eğitimsiz bir kulak bile Tartini’nin Şeytan’ının hangi noktada çalmaya başladığını anlayabilir… Belinsky "Gerçeklik kelimesiyle, var olan her şeyi, görünür dünyayı ve manevi dünyayı, olgular dünyasını ve fikirler dünyasını anlıyoruz." diyor.
Papa AI’ın Karamazov Kardeşler’i yazamayacağını söylemiyor. Insan olmadan bu eserin tarihin tam da o özel noktasında, doğru sosyal sorunların tespit edilip olacaklara yön verebilecek şekilde yazılamayacağını söylüyor. Nitekim Dostoyevski ““Gerçeklik, soyut düşüncenin en ince sonuçlarıyla bile karşılaştırıldığında sonsuz derecede çeşitlidir ve kesin ve kapsamlı ayrımlara izin vermez. Gerçeklik sınıflandırmaya direnir.” der. İşte bu ontolojik fark. Ancak gelen en rahatsız edici eleştirilerden bir tanesi AI’ın yakında görsel deneyimlerle de eğitilebileceği. Yani sadece insanların tecrübelerini yansıtıyor olmayacak. Diğer bir eleştiri de bu tartışmanın “insan özeldir” varsayımı üzerinden döndüğü ve aslında bunun doğru olmadığını kabullenirsek uzlaşının daha kolay olacağı yönünde.
Birbirinden ve ekonomiden kopuk şeyler gibi geliyor değil mi? Gelmesin....
In this era of artificial intelligence, it is becoming urgent to distinguish human art from what machines produce. There is an ontological difference, even before an aesthetic one, between art and what a machine can generate through statistical calculation based on millions of images created by others. Algorithms lack the spark of humanity. For this reason, the Church wishes to renew an alliance with artists and cultural institutions to safeguard our humanity.
Mehmet Sami Güneş retweeted
"Le médecin a déclaré que j'étais un miraculé" : Raphaël, 17 ans, victime de violences policières le 17 octobre à Paris, témoigne.
Mehmet Sami Güneş retweeted
Die Zeit: Bazı Türkler iltica almak için Türkiye’den rüşvetle ceza soruşturmaları satın alıyor
📌 Türkiye’den bazı iltica başvurusu sahipleri, Almanya’da siyasi takibata uğradıklarını kanıtlamak amacıyla ülkelerinde gerçek ceza soruşturmaları satın alıyor.
📌İddiaya göre rüşvet alan savcılar soruşturma başlatıyor ve bu soruşturmalar daha sonra Türkiye’nin yargı veri tabanı UYAP’a kaydediliyor.
📌Bu hizmet sosyal medya platformları TikTok ve Telegram üzerinden sunuluyor.
📌Almanya’ya kaçak geçişi de içeren paketlerin fiyatı ise 6 bin eurodan başlıyor.
Haberin tamamı:
birgun.net/haber/die-zeit-ba…
Mehmet Sami Güneş retweeted
Çağdaş Hukukçular Derneği İzmir Şubesi adına şube başkanımız Av. Firdevs Avşar’ın İzmir Barosu Genel Kurulunda yaptığı konuşmayı paylaşıyoruz.
Mehmet Sami Güneş retweeted
🇦🇱 | Albania aprobó duras medidas ante las protestas en Tirana: ofrecerá 2.500 euros de recompensa a cada policía desplegado, eliminará becas y educación gratuita a estudiantes violentos y cobrará los daños materiales a las familias de menores implicados.
Sayın Meral hanım, ülke bunların sürüsüne bereket Bunların beslediği kaynak çok derinlerde olduğu için iyi kök salmıslar. AKP dahi bu uyuz hastalığının kökünü kurutmakta zorlanıyor ve ne yazikki uyuz bulaşıcıligi en yüksek hastalık. Bunları toplumda izole edilmesi şart
Muhteşem bir ses tonu,
Güzel bir hitabet.
Cümleler iyi dizilmiş, Türkçeyi bildiğiniz de anlaşılıyor!
Diğer yandan, Anayasal ve yasal haklarla hiç tanışmamış bir duruş…
İnsani değerler mi? Zerresi görünmüyor güzel hitabınızda…
Sorası geliyor insanın kendisine, bu kadın hangi mesleği seçmeliydi?
Galiba size en yakışan meslek kelle avcılığı…İnsani ve hukuki hiç bir ölçü tanımayan bakış açısına kelle avcılığından fazla ne yakışır ki…
Kafatasçılığında ölçü tanımayan, gözü dönmüşlüğünüze bakılırsa…
sizin gibi düşünmeyen herkese düşman, farklılığa, güzele, masumiyete düşman…
Olsun…
Düşmanlığını yaptığın, kin kustuğun insan ve yapıların görevi sizin gibi insanları ehlileştirmek değil mi? Varsın haksız yere onlarca yıl yatsınlar…
Gördükleri bütün işkence, baskı ve acılara rağmen, kin kustukların; direnişin, özgürlüğün, adaletin, eşitliğin, insanlık değerlerinin sembolü değiller mi?
Ya…yazmaktan kendimi alamıyorum:
Siz ve sizin ağababalarınızın ve uğruna hitabetler döktüklerinizin en basit dokunuşla nasılda hitaplarını unutup tam tersine dönüş yaptıklarını bilmem hatırlatmama gerek var mı?
Sizler insanlığın aydınlık tarihinde yer bulamayacak, karanlıklarda kaybolmaya mahkumsunuz.
Son olarak; sizinle aynı meslekten olmak ne acı…
Mehmet Sami Güneş retweeted
Pourquoi les policiers escortent-ils ces personnes en noir et cagoulées qui jettent des grenades sur la foule ?
Quelles sont ces méthodes de voyous ?
Mehmet Sami Güneş retweeted
Müzikolog Veysi Varlı: 4 bin 971 #Kürtçe şarkının #Türkçeye çevrildiğini tespit ettik
Müzikolog Veysi Varlı, MA’ya verdiği söyleşide, 28 bin şarkıyı incelediğini ve bunlardan 4 bin 971’inin #Kürtçeden Türkçeye çevrildiğini tespit ettiklerini söyledi.
Varlı, “28 bin şarkıyı inceledim. 4 bin 971 Kürtçe şarkının Türkçeleştirildiğini tespit ettik” dedi.
Mehmet Sami Güneş retweeted
İzmir Barosunun yeni yönetimi Kürt halkına saldırmış, Gültan Kışanak’ı ve Selahattin Demirtaş’ı sahiplenmeyi suç ilan etmiş. Bakın size ne diyeceğim!
Sizin en kallavi elemanınız, ulusalcılığın prensi, ülkenin başına getirmeye çabaladığınız TBB başkanınız, kendisine Kıbrıs’ta elçilik verilince taklalar atarak taraf değiştirdi. Önünde asker selamına durduğunuz, gönlünüzün teğmeni iktidar saflarına geçtiği gün, bin yıldır oradaymış gibi size salladı. Duayen gazeteci ve televizyoncularınız bir parmak şıklatmasıyla taraf değiştirdi. “Ben belediyenin kapısına Kürt komayacağım” diyen belediye başkanlarınız saraya maraton koşusu yaptı. Şu ara büyükleriniz birbirini ihbar etme yarışına girmiş.
Varmı “güveniyorum” diyebileceğiniz tek Allah'ın kulu? Sizin önünüze atılan ilk oltaya atlayıp biat edeceğiniz yer yine belli.
Gültan Kışanak, 12 Eylül cuntasının Diyarbakır zindanlarında en ağır işkencelerden geçerken saçının bir teli bile eğilmedi. Seçildiği belediyeye kayyum atandı, 8 yıl tutulduğu zindandan çıkalı daha 2 yıl oldu. Çıktığında da “Bu benim madalyamdır” dedi.
Selahattin Demirtaş, on yıldır zindandaki hücresinde iradesinden milim sapmadı. Onun direnişi, bugün ona suç isnat edenlerin hepsine ders olacak niteliktedir. Sevgili Demirtaş’ın avludaki tek voltası, sizin fırıldak hayatlarınızın tamamına bedeldir.
Biz boyun eğmeyen bir geleneğin takipçileriyiz, ağa babalarınız bizi iyi tanır. Gidin ötede oynayın.
Organize İşler
Kıvanç Tatlıtuğ ve Uraz Kaygılaroğlu, karakterlerini yalnızca diyaloglarıyla değil; bakışları, mimikleri, beden dilleri ve sessizlikleriyle de yaşatıyor. İkisi de oynadıkları karaktere dönüşmeyi başarıyor.
Yılmaz Erdoğan çoğu sahnede kendisini oynuyormuş izlenimi veriyor. Jestleri, konuşma biçimi ve oyunculuk ritmi neredeyse hiç değişmiyor.
Özetle Yılmaz Erdoğan’ın oyunculuğu, Kıvanç Tatlıtuğ ve Uraz Kaygılaroğlu’nun performansları karşısında tel tel dökülüyor.
Özellikle de Kıvanç Tatlıtuğ’a apayrı bir sayfa açmak gerekiyor. Diziyi tek başına sırtlamış dense yeridir.
Mehmet Sami Güneş retweeted
Klîba nû ya Koma Amara ya ji bo şehîd Alî Haydar Kaytan "Derwêşo" kete weşanê. Di vê lînkê de hûn dikarin temaşe bikin: youtu.be/pg_5aVbipoY?si=7gO4…
Mehmet Sami Güneş retweeted
Conseil d’avocat pour la manifestation de demain.
Contre les violences policières, il reste une défense à peu près efficace : la vidéo.
Filmer la police est légal. Un policier ne peut ni vous l’interdire au seul motif que vous le filmez, ni vous obliger à effacer vos images.
Filmez. Mais filmez bien.
Il est arrivé qu’un téléphone se brise malencontreusement, ou qu’une vidéo disparaisse pendant une exploitation. Bizarre, mais ce sont des choses qui arrivent, quand des policiers mettent la main sur votre appareil.
Quelques conseils :
• Activez la sauvegarde automatique (iCloud, Google Photos, OneDrive). Le réseau sature souvent en manifestation : envoyez vos vidéos dès que vous retrouvez du réseau.
• Le live, c’est encore mieux. Vos images existent alors potentiellement ailleurs avant que quiconque touche à votre téléphone, et des témoins peuvent les regarder en temps réel. Vérifiez que la plateforme conserve l’enregistrement.
• Filmez avant l’incident, pas seulement pendant. Le contexte fait la preuve.
• Dites à voix haute la date, l’heure et le lieu.
• Cadrez le numéro RIO des agents. Son port est obligatoire, sous réserve des exceptions prévues par les textes.
• Gardez vos distances. Filmer n’est pas entraver une intervention.
• Protégez les autres manifestants. Évitez de cadrer leurs visages, surtout en live.
Si vous êtes témoin de violences, ne publiez pas tout de suite. Conservez le fichier original, ne le modifiez pas et transmettez-le à un avocat.
Une vidéo peut faire la différence. Encore faut-il qu’elle ne disparaisse pas.
Bonne manifestation. Faites attention à vous.
Mehmet Sami Güneş retweeted
17 octobre : rue du Faubourg-Saint-Denis, les CRS chargent les manifestants sans aucune sommation, à coups de matraque et de lacrymo
➡️ l.humanite.fr/HpM
Mehmet Sami Güneş retweeted
Avrupa Parlamentosu 20. Kürt Konferansı youtu.be/Y31xO1lkxvQ?si=IP0o…
Kayyumun atadığı başkan yardımcısının evinden çıkan paralar
Esenyurt Belediye Başkan yardımcısı
Esenyurt Belediyesi soruşturmasında "kasa evi" ortaya çıktı: 7 milyon dolar ve 400 bin Euro ele geçirildi
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının Esenyurt Belediyesi'ne yönelik soruşturmasında, rüşvet paralarının saklandığı değerlendirilen daire basıldı.
•Park ve Bahçeler Müdürü İbrahim Doğancıoğlu, Belediye Başkan Yardımcısı Yusuf Ulutaş'ın rüşvet paralarının temininde kullandığı aracılardan biri olarak belirlendi.
•Gözaltına alınan Doğancıoğlu mahkemece tutuklandı.
•Doğancıoğlu etkin pişmanlık kapsamında ifade verdi.
•Ulutaş'ın kendisinden, başka bir kişinin üzerine ev kiralamasını ve eve iki kasa yerleştirmesini istediğini söyledi.
•Küçükçekmece Atatürk Mahallesi'ndeki Avrupa Konutları 1 Sitesi'nde bir daireyi arkadaşı adına kiraladı ve eve iki kasa koydu.
•İfade üzerine Başsavcılık adrese operasyon düzenledi.
•Tamamen boş dairede iki siyah kasa bulundu.
•Polis ekipleri kasaların açılması için çilingir beklerken Ulutaş'ın annesi Ayşe Ulutaş ile kuzeni Mustafa Zahit Seval, ellerinde iki boş valizle anahtar kullanarak daireye girdi.
•İkisi içerideki kolluk ekiplerince yakalandı.
•İlk görüşmede kendilerini adrese Ulutaş'ın avukatının gönderdiğini söylediler.
•Şüphelilerin üzerinden kasa anahtarı çıktı, kasa şifresini de ekiplere verdiler.
•Kasalardan 7 milyon ABD doları ile 400 bin Euro nakit çıktı.































