Allah’ım! İrademi, bilgimi, isyanımı, ihtiyaçsızlığımı, hayretimi, ruh inceliğimi, cesaretimi ve yalnızlığımı artır.
[Dr. Ali Şeriati]
Osmanlı’nın özerk Kürt bölgelerine yönelik başlattığı savaş, Kürt beyliklerinin aralarındaki ihtilaflar ve ‘ihanetler’ sonucunda Osmanlı’nın kesin zaferiyle sonuçlanır.
Parçada adı sıkça zikredilen Êzdînşêr ise Bedîrxan Bey’in sırtını verdiği, başkentini teslim ettiği yakını, akrabası, öz yeğenidir.
Bedîrxan Bey ve fedailerinin müthiş bir direniş örneği sergilediği ve savaşın Kürtler lehine döndüğü bir süreçte, yeğeni Êzdînşêr, Osmanlı’yla “Mîrlik” karşılığında anlaşarak saf değiştirir, kapıları açar ve savaş ağır bir yenilgiyle sonuçlanır.
Bedîrxan Bey önce Girit’e, sonra da Şam’a sürgün edilir. Êzdînşêr Bey de amcasına ve halkına ihaneti karşılığında, Osmanlı’yla yaptığı anlaşma sonucu “Mîr” olarak atanmayı bekler; ancak Osmanlı’nın kendisine verdiği sözü tutmaması nedeniyle bir süre sonra o da isyan eder.
Tanzimat’tan günümüze kadar süren Kürt isyanlarının ve ihanetlerinin ilk ve en önemli kahramanlarıdır Bedîrxan Bey ile Êzdînşêr. İhtilaf ve ihanet ise günümüze kadar süregelen Kürt tarihinin kısa bir özeti gibidir.
Goş bidên, goşdarî bikerên… 🍁
Zerac.
Qariş nê heywanan mebên yaww, zaf rindê û hem zî ganîyên Homayê. Merdim bîlasebep senî xwu keno qetil, senî gunê nê rindêkan rişneno û senî gunê nê feqîran erzeno xwu mil û dima seni şino keyeyê xwu de rehet rakeweno, ez qet fam nêkena.
Yaww nê zerancî estî ya, sey teyrê Ebabîl ê ha, germê amnanî de bi hezaran karm û tertûrî wenê. Tertûrî ha, aye ke her serrî sey eskerê Ebrehe yî erîş tebîete ma kenê, sey qolonyalîsyan zî dar û darîstanan ma rut kene…
Ganîyên Homayî ra hes bikerên, ke wa Homay’ zî şima ra hes bikero.
Solhan, Bingöl… 🍀
Serhat Yılmaz retweeted
SÛRET-İ HÜRRİYET, SÎRET-İ ESÂRET
Kapıyı açar açmaz hayatından bezmiş bir karasinek, soğuk yemiş bedeniyle yalpalayarak ve yavaşça içeri süzülüyor. Kısacık hayatında birkaç günü titremeden geçireceği sıcacık bir yuva hayaliyle...
İçerde ise bambaşka bir dünya var; tek bir taşında bile alın terinin, aklın ya da liyakatin izi olmayan, paranın; yeteneğin de, çabanın da, bilginin de önüne geçtiği bir düzen... Kazançları "maaş", "ücret", "aylık" olarak isimlendirilmiş olanların tüm ömürlerinin, o varlıklı kişilerin tek bir gününe bile tekabül etmediği bu dünyada; hayatta kalmaya çalışanların, "hayatını yaşayan" vasıfsızlara özenerek, tıpkı o üşümüş karasinek gibi aralık buldukları bir kapıdan onların sıcak ve şatafatlı dünyalarına yalpalayarak sızmaya çalıştıkları acımasız bir düzen.
Bilirsiniz hani, Kafka’nın Değişim romanında Gregor Samsa, bir sabah huzursuz düşlerinden uyandığında kendini dev bir böceğe dönüşmüş olarak bulur. Onun trajedisi kabuk bağlayan sırtı ya da çırpınan cılız bacakları değildir; o güne kadar sırtında taşıdığı ailesinin ve çalıştığı düzenin, artık "para getiremeyen" bedenini bir anda gözden çıkarmasıdır. Kafka yüz yıl önce bu dönüşümü kurgularken belki de tek bir şeyde yanılmıştı: Böceğe dönüşmek için sabah uyanmayı beklemeye gerek yoktu. İçine doğduğumuz bu fırsatçı, adaletsiz ve vurguncu düzen; alın terini, aklı ve emeği çoktan değersizleştirerek hepimizi görünmez birer kabuğun içine hapsetti.
Şimdi odanın bir köşesinde kanatlarını ısıtmaya çalışan o davetsiz misafire bakarken, içine hapsolduğumuz o görünmez kabuğu çok daha net görüyorum. Soğuktan uyuşmuş bedenlerin sıcak bir yaşam kırıntısına tutunabilmek için yalpalayarak sığındığı bu acımasız düzende, ödedikleri bedel kendi insanlıkları oluyor.
Yeteneklerimizi, emeğimizi ve bilgimizi; siyasetin semirttiği görgüsüz, bilgisiz, tembel ceplerin hizmetine koşulsuzca sunuyoruz. Üstelik sadece onların kusursuz konforunu sağlamak için yaşayan; yorgunluktan çatlamamak için kendilerine bir "hafta tatili", hastalıktan ölmemek için de "hastaneler" bahşedilen modern kölelere dönüştüğümüzün farkına bile varmadan...
Sabahattin Ali’nin yıllar önce Sırça Köşk masalında anlattığı o devasa, ışıltılı köşkün tam altındayız; hiçbir şey üretmeden en üst katta sefa sürenlerin doymak bilmez iştahını, kendi sırtımızdan ve ömrümüzden eksilterek besliyoruz. Liyakatin yerini sadakatin, bilginin yerini arsızlığın aldığı bu ucube düzende, Oğuz Atay’ın o meşhur kavramıyla kendi vatanımızda, kendi emeğimizin içinde birer "tutunamayan"haline getirildik. Ve günün sonunda, George Orwell’ın Hayvan Çiftliği’nde domuzların kurduğu o kirli sofraya dışarıdan, buz gibi bir pencerenin ardından bakan yorgun at "Boxer" gibiyiz:
Kafamı kaldırıp sokağa çıktığımda, hem dışarıdan bir göz olarak bu toplumu izlerken hem de bizzat bu çarkın tam ortasında yaşarken karşılaştığım manzara hep aynı: Zehir gibi zekâsıyla, yıllarca dirsek çürüterek edindiği diplomalarıyla kamu kapılarında bir kadro, bir istihdam umudu beklerken mülakat koridorlarında elenen vasıflı binlerce insan... Harama el uzatmadığı, kirli ihale çarklarına boyun eğmediği ve işçisinin alın terini çalmadığı için birer birer iflasa sürüklenen ahlaklı iş insanları... Gücün ve siyasetin dümen suyuna gitmeyip yalnızca inancına ve hakikate sadık kaldığı, eğilip bükülmediği için kürsülerden uzaklaştırılan, sözü dinlenmeyen, yalnızlaştırılan samimi din adamları... Ve biz hukukçuların dünyasında; muhakemesi, ilmi, tecrübesi ve vukufiyeti ile değil; yargıçlarla, savcılarla ve politikacılarla kurduğu karanlık ilişkilerle hukuk dışı iş bitirenlerin el üstünde tutulduğu, adaletin bile bir "simsarlık" mezesi haline getirildiği o derin çürüme...
Ben bu toplumun tam içinden bakınca; o devasa sırça köşklerin gölgesinde payına düşen ayazdan kaçıp, tıpkı o yorgun karasinek gibi sığınacak küçücük bir sıcaklık arayan milyonlarca yalnız insan ve gasp edilmiş hayatlar görüyorum.
Ya siz? Siz pencerenizden dışarıya ya da aynadaki yüzünüze baktığınızda ne görüyorsunuz?
Ruhumun yalnızlığı öyle bir kefendi ki, insanları değil, sadece doğayı ve Allah’ı görmek istiyordum.
[Emile Durkheim]
Açlığı, yoksulluğu, işsizliği, liyakatsizliği, adaletsizliği algıyla yönetmeye çalışmak akıl kârı değil. Çözüm algıyla değil, adil olmakla gelir. Çünkü açlık, en hoşgörülü toplulukları bile çığırından çıkarır; kediyi aslana, kalbi küt küt atan serçeyi yırtıcı bir kuşa çevirir.
Günaydın.
Sonbahar göğünün solgun, puslu mavisinden; dört mevsimin iç içe geçip aynı manzarada hayat bulduğu bir yere doğru ilerliyorum. Yaprak hışırtılarının çiçek kokularına eşlik ettiği, dağların doruklarına düşen ilk kar tanelerinin sessizliğinin güneşin sıcaklığıyla buluştuğu bir yere…
Tabiat, birbirine zıt görünen bütün hâlleri aynı anda yaşamaya karar vermiş gibi görünüyor. Bir yanda sararıp dökülen yaprakların hüznü, öte yanda toprağın içinden yeşerip yeniden serpilip boy veren bir hayat; bir yanda kışın habercisi kar, öte yanda baharı hatırlatan bir güneş…
Yaşam, mevsimlerin birbirini takip etmesinde değil, bütün farklılıklarıyla aynı anda var olabilmesinde gizli. Ruh da böyle; hüzünle umudu, sessizlikle ışıltıyı, bitişle başlangıcı aynı anda taşıyabiliyor.
Ben de biraz böyleyim bu aralar; dışarıda iç içe geçmiş mevsimlerin ve kendi içimde birbirine karışan hâllerin izini sürüyorum. Her adımda, zıtların birbirini tamamladığı o ince ve canlı dengeyi biraz daha derinden seziyor, anlamaya uğraşıyorum.
Goş bidên, goşdarî bikerên… 🍁
Hz. Musâ’nın Mısır’dan çıkarken ettiği duâ:
Ey Rabbim!
Beni zalimler güruhundan kurtar.
[Kasas 28 / 21]
Bir şahsın, partinin, örgütün ya da devletin statik durumundan kurtulup içerisinde bulunduğu durumu gözlemleyebilmesi, sağlıklı bir değerlendirme yapabilmesi, kendini güncelleyebilmesi, yani başarılı olabilmesi için her şeyden önce uzlaşmaya açık olması gerekir.
Replying to @sekoweraa
Hûn zêde şîn hene?
Ezmanekî zêde,
Şemiyek zêde, Kenînek zêde…
Ma hûn jî jiyaneke zêde hene?
— Haydar Ergülen
Sizde fazla mavi var mı?
Fazla bir gökyüzü,
Fazla bir Cumartesi,
Fazla bir gülüş…
Sizde fazla bir hayat var mı?
[Haydar Ergülen]
Bizi biz olmaktan çıkaran, ilahi ve insani olan ne varsa uzaklaştıran bu kin, bu nefret, bu ayrılık tohumlarının yeşermesine sebep olan her ne varsa (ilk politikacılardan başlayarak), birbir söküp atmadan bu karanlıktan kurtulamaz; aydınlık yarınlara ulaşamayız.
Taparken tüm ruhlarını ortaya koymayanlar için, neye ibadet ettiklerinin bir önemi yoktur.
[Rabindranath Tagore / Gora]
Sokrat’tan Kant’a, Kierkegaard’dan Marks’a, Nietzsche’den Husserl’e Avrupa’nın getirdiği şey iman değil, şüphedir. Bu şüphe, aslında her hakiki iman için zorunlu olan bir ateş deneyidir.
[Roger Garaudy]
Semenderin fotoğrafını dayıma gösteriyorum. Dayıcım, “Bu hayvanın adı nedir? Nesli tükenmekte olan bir tür olduğunu söylüyorlar” diye bir soru yöneltiyorum.
Dayım dönüp şöyle bir fotoğrafa bakıyor, ardından “Tühh, pis pis!” diye söyleniyor. “Ocağı kör olsun, ne nesli tükenmesi! Suların içi bunlarla dolu. Zazaca ‘Gımal’ diyoruz. Dokundun mu ‘Kôtî’ oluyorsun” diyor.
“Kôtî”nin Türkçede tam olarak hangi anlama geldiğini bilmiyorum; ancak “Kôtî” denilen bir hastalığa sebep olduğu, temas edince deride zehirlenme gibi şeyler yaptığı kesin… :)
Perxo’dan Badan’a giderken yolda karşılaştığımız manzara: Nesli tükenmekte olduğu iddia edilen bir tür semender… 😔
Solhan, Bingöl… 🍁
“Bir çiçeğe tutundum düşerken, oradayım hâlâ.”
Çocukluğun insanın içinde bir yerde küçük kızarmış burnunu çeke çeke yaşamayı sürdürdüğüne inanıyorum.
Yıllar geçiyor, beden büyüyor, insan kendisinden beklenen rollere alışıyor; güçlü görünmeyi, sustuğunda anlaşılmayı beklememeyi, acısını belli etmeden yoluna devam etmeyi öğreniyor. Ancak tüm bu öğrenilenlere rağmen yine de karşılıksız sevilmek ve anlaşılmak isteyen bir çocuk kalıyor içeride. Bende de kaldı.
Zamanın her şeyi geride bıraktırdığını, unutturduğunu sanıyordum. Öyle olmadığını; duyguların, yaşanmamış bir şeyin değil, eksik kalmış bir şeyin hatırası gibi insanın içinde bir ukde olarak kaldığını da acıyı kum gibi işeyerek öğreniyorum.
Bir sözün söylenmemesi, beklenen bir şefkatin gelmemesi, insanın kendisini anlatacak bir yer bulamaması… Bunların izleri bazen yıllar sonra, hiç beklemediğin bir anda yeniden belirebiliyor. Büyümenin, geçmişin geride kalması değil, yalnızca onunla yaşamayı öğrenmek olduğunu öğreniyorum.
Belki de bu yüzden, kendimde korumaya çalıştığım o inceliğe hep yakınlık duyuyorum. Dünyanın sertliğine alışırken içimdeki şefkatin eksilmesini istemiyorum. Kırılmamak mümkün değil elbette, ama kırıldığım yerde katılaşmaktan korkuyorum. Çünkü insanın, kendisini korumak için ördüğü duvarların ardında kaldığını, bir süre sonra kendi sesini de duyamaz hâle gelebildiğini biliyorum.
İyileşmek, birinin sana ne yapman gerektiğini söylemesinden ziyade, acının karşısında sessizce durabilmesiyle başlıyor. İlahi rahmete yönelişimde de böylesi bir teselli buluyorum. Allah’ın merhametini düşündüğümde, geçmişin silinmesi gerektiğini değil, onunla başka türlü yaşayabilmenin mümkün olduğunu hissediyorum.
İçimde biriktirdiğim kırgınlıkları, öfkemi, kendime bile itiraf edemediğim korkuları geride bırakmaya uğraşıyorum. Rahmetin kuşatıcılığı bana, insanın kendi yaralarına da merhametle yaklaşabileceğini söylüyor.
Arınmak böyle bir şey mi, bilemiyorum; ancak yaşadıklarımı inkâr etmeden, onların kalbimi katılaştırmasına izin vermemeye uğraşıyorum.
Şükrü Erbaş’ın dizelerindeki çocukluk duygusu da bana bunu düşündürüyor.
Çocukluk, yalnızca geride bıraktığım yıllar değil; dünyaya hâlâ hangi gözlerle baktığımı belirleyen bir yer. Bazen bir insanın inceliğinde, bazen bir duanın sessizliğinde, bazen de hiç ummadığım bir güzelliğin karşısında kendimi oraya yaklaşmış gibi hissediyorum.
Düşerken tutunacak bir şey aramak kadar, hâlâ tutunabilecek bir yanının kaldığını fark etmek de önemli.
Belki de bu yüzden bir dönemler yaşadığım, koca Osmanlı’ya payitahtlık etmiş Edirne şehrinde, dönüp dolaşıp Mimar Sinan’ın “ustalık eserim” dediği Selimiye Camisi’nin önünde buluyorum kendimi.
Şehri dolaşırken yolumun oraya düşmesiyle içimde olup bitenler arasında bir bağ kurmaya uğraşıyorum. Taşın yüzyıllar boyunca ayakta kalışında, insan emeğinin duaya dönüşen sessizliğnde beni durduran bir şeyler oluyor. Kubbenin altında kendime dair büyük cevaplar bulmuyorum, ancak bütün yorgunluğuma rağmen içimde hâlâ iyiye, güzele dair küçük de olsa bir yanım olduğunu hissediyorum.
Yenik, yanılmış, başaramamış; ancak iyiye, güzele dair umudunu yitirmemiş bir yanım…
Orada, o mabedin gölgesinde, çocuk yanımın bütünüyle geride kalmadığını görüyorum. O zaman; onu susturmak, eksikliklerimi inkâr etmek ya da geçmişteki kendime yabancılaşmak yerine, içimde taşıdığım o çocuğa biraz daha şefkatle yaklaşabiliyorum.
Bir çiçeğe tutunmuştum düşerken; günler geçiyor, aylar geçiyor, yıllar geçiyor; köyler, şehirler, ülkeler değişiyor, ben büyüyorum.
Selimiye Camisi’nin avlusuna işlenen ters lale motiflerine bakıyor, tersliklerimden sıyrılmaya uğraşıyorum. Gölgesine sığındığım mabedlerden güç topluyor, kendime güç yetirmeye uğraşıyorum.
Bazen en çok uzaklaştığımı sandığım yerde dönüp kendime yeniden rastlayabiliyorum.
O şehre, o camiye, o çiçeğe, o kadına tutulduğum yerde kalıyorum hep; sirenlerin çalmasını, göğün yarılmasını, dökülecek gözyaşlarını bekliyorum ben.
Arınmak nedir?
Perxo, Solhan, Bingöl… 🍁








