Gazi/Yazar/Güney Doğu, Orta Doğu, Balkanlar ve Kafkaslar'da görev. 9 Kitap.

Ankara, Türkiye
Joined April 2016
İFTİRALARA CEVAP… Sanırım sizler de farkındasınız? Bir süredir yoğun bir saldırı altındayım. Görülen ve görülmeyen birtakım metotlarla beni yok etmeye, baskı altına almaya, itibarsızlaştırmaya, ayağımı kaydırmaya, şeytanlaştırmaya çalışıyorlar. Ağzımdan çıkan sözleri kesip biçiyor, maniple ediyor, geçmişimi eşiyor, işlerine yarar bir malzeme bulup kullanmaya çalışıyor, ürettikleri güç, etki, nüfuz ve sızmayla devleti, siyasi iradeyi ve medyayı benim aleyhime-kendi menfaatleri doğrultusunda kullanmaya çalışıyorlar. Ellerinden geleni yapabilirler. Anadolu’da; ‘Arkasından 40 itin havlamadığı bir kurt, kurt sayılmaz’ diye bir deyim vardır. - Dağda 3 kurşun yediğim halde bırakmadığım mücadelem nedeniyle sadece PKK’lı teröristler tarafından değil, terörün televizyonu Sterk Tv’de bizzat örgütün lideri Başyılan M. Karayılan tarafından tehdit edilen ve hedef gösterilen… - FETÖ’nün sayısız iftirasına, kumpasına, operasyonu maruz kalan, Ergenekon kuyusuna atılan… - Yasadışı silahlı sol terör örgütlerinin tehditlerine maruz kalan… - Dini ve dindarı istismar eden pek çok şirk yapısının baskı, tehdit ve iftirasına uğrayan, maniple edilen… - Radikal terör örgütlerinden tehditler alan… - Bazı etki ve güç odakları ile bazı devlet ve istihbarat servislerinin yemlemeleriyle, bal tuzaklarıyla karşılaşan… - Kendi dünyasında beni hasım ve engel görüp ‘hasediyle-hesabıyla-buğzuyla-çekememezliğiyle’ akıllarınca şahsıma karşı dolap çevirenleri, entrika ve itibarsızlaştırma operasyonları yapanları gören, yaşayan biri olarak… Yani arkasından değil 40 iti, 40 it sürüsünü havlatmış bir vatan evladı olarak bunlar da beni şaşırtmadı. / Gazze dramı başladığında bir şey gördüm, bir şey hissettim. Ortada yaşanan korkunç bir acı vardı, bir o acıyı yüreğinde yaşayanlar, bir de o acıyı istismar edenler! Sorun da ilk buradan çıktı zaten… Gazze’deki kıyım nedeniyle toplumda bir öfke, bir nefret ve bir şey yapamamaktan kaynaklanan büyük bir gerginlik/hassasiyet vardı ve ilginç bir şekilde bu öfkeyi, çaresizliği, nefreti ‘kendi menfaatleri doğrultusunda’ kullananlar türemişti. Bunlar sinsi bir şekilde öfkenin, nefretin, çaresizliğin ürettiği sosyo-psikolojik dalganın üstüne binip kendi yelkenlerini dolduruyor ve yollarına bakıyorlardı. Bense bu ikiyüzlülerden olmamaya kararlıydım, Gazze’deki masumlara nasıl yardım edilebilir, insanlığın, coğrafyanın, Türkiye’nin lehine nasıl bir akıl ve etki üretilebilir düşüncesiyle, çabalayıp duruyordum. Onlar gibi duyar kasabilirdim, onlar gibi konuşup yoluma bakabilirdim, acıyı-öfkeyi-çaresizliği onlar gibi istismar edebilir popülizm peşinde koşabilirdim, Gazze’deki masumların kanını içip beslenebilirdim, dinin-devletin ve milletin, başka devletlerin ve güç odaklarının çıkarına manipüle edilmesini seyredebilirdim. Yapmadım. Evet, ben bunları yapmadığım için suçluyum! Çok şükür ki böyle bir suçum var ve artık bunlarla (dünyada olmasa bile) mahşerde görülecek bir hesabım var. / Bilin isterim: Gazze’deki masumlar başımın tacıdır, o acıyı yüreğinde yaşayanlar başımın tacıdır, ama bu acıyı istismar edenler, o masumların kanından beslenenler ayaklarımın altındadır. / Şimdi de bir sitemim var… Bunların ayak oyununa gelenler, devletin, siyasetin, medyanın gücünü bunlar lehine-benim aleyhime kullandıranlar, fırsat sunanlar… Bir de olanı biteni görüp de sessiz kalanlar… Bütün yaptıklarım, ettiklerim, dediklerim 40 yıldır apaçık ortadayken sizlere de yazıklar olsun. Sizleri de Allah’a havale ediyorum. / Bir sitemim de bunlara inanıp benden şüpheye düşenlere... Sizden de bir ricam var. Bütün bunlar beni takip eder, arkamdan yazar, çizer, montaj çeker, manipüle eder, kimi dürter muhatap alınmak ister, alıştık bütün bunlara zamanın normalidir, ama benden-bizden olup da bunlara kananlar, peşlerine takılanlar (bırakın sizin için bütün diğer yaptıklarımı, ben sizin için kanımı akıtmışım, tek bu yeter) benden zerre şüphe duyanlar, artık benden uzak dursunlar, benim sizin gibi “bu pisliklerin iftiralarına inanan” dostlara, arkadaşlara, takipçilere kuruş vayım yok. / Şimdi bir sözüm de bunlara… Siz bu kıt ve sığ aklınızla, dogmatik öngörülerinizle, kirli niyet, ego ve popülizm hastalıklarınızla, duyar kasmalarınızla ancak sorunun bir parçası olur, sorunu derinleştirir, Türkiye’nin vekil bir devlet gibi kullanılmasına hizmet eder ve Türkiye’yi büyük bir ateşin içine atarsınız. Bilmem, belki de niyetiniz budur. Bir diyeceğim de şu: Teşbihte hata olmaz, Ebu Cehil’in Muhammed (s.a.v) için söyledikleri sevgili Peygamberimizi anlatmaz, ama Ebu Cehil’i çok iyi anlatır! Onurlu, şerefli, namuslu, haysiyetli biri, Müslüman biri, böyle namussuzluklar yapar mı? Bilip bilmeden konuşur mu? Gıybet eder, yalan, iftira atar mı? Ağızdan çıkan sözü cımbızlayıp, bağlamından kopartıp, manipüle eder mi? Organize ve sistematik bir şekilde ve bir güruh halinde algı operasyonlarına girişir mi? Sağda solda, kapalı kapılar ardında ayak oyunları yapar, ayak kaydırmaya kalkar mı? Arkadan dolanır mı? Tek bir adama sürü halinde saldırır, itibarsızlaştırmaya, şeytanlaştırmaya kalkar mı? Sizin bütün bu yaptıklarınız ve dedikleriniz beni anlatmaz, ama sizi çok iyi anlatır. Siz bu musunuz? Kendinizi sorgulamalısınız. Bu sadece seviyenizi değil, zihniyetinizi, inanışlarınızdaki bozuklukları, ‘Ağar’ı yok edeceğiz’ diye kendinizi konumlandırdığınız yeri ve kimlerin oyuncağı olduğunuzu anlatıyor. / Şimdi bunlar benim kim olduğumu merak ediyorlarmış. Kendimi anlatmak isterdim ama bu çok doğru olmaz. O yüzden yaptıklarımı, yaşadıklarımı, yazdıklarımı bilen, şahit olan bazı değerli insanların sözlerini ve birkaç belgeyi sizinle paylaşacağım. Sanırım yeterli gelir. Saygılarımla… Abdullah Ağar 30 Ekim 2024 Buyrun.👇 Rauf DENKTAŞ, KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı: Sizi içtenlikle kutlarım. Yaşadığınız anları, duyguları, bana da yaşattınız. Askerliğin, vatan sevgisinin insanı ne denli güçlü yaptığını, inancın, maneviyatın ne kadar önemli olduğunu yeniden öğrenmiş olduk. “Türkiye’yi nereye götürmek istiyorlar” sorusuna verdiğiniz cevaplar da çok düşündürücü. Kahraman bir gazi, Atatürkçü bir vatan evladı ve şaheser bir yazar olarak sizi selamlıyorum. &&& Tuncer KILINÇ, (E) Orgeneral, MGK (dönemin) Genel Sekreteri: Ata genlerinden intikal eden askerliği, vatanperverliği, vatan uğrunda şahadet pervasızlığını; yaşanan gerçek muhabere ortamlarında irdeleme yeteneği herkese nasip olmuyor. Abdullah Ağar, bu yetenekte bir asker ve yazar… Çıkardığı sonuçları bir yiğit duruş ve ruh haliyle gelecek nesillere aktarırken de son derece usta bir kalem… Onun kalemindeki düz, sade, özlü ifade o kadar güçlü ve betimleyici ki, onda “Şıkırtılarının sessizliğini…” bir huşu halinde dinliyorsunuz. Bu genç yetenekli kalemin Türk Edebiyatına daha çok eserler vereceği beklentisiyle, kendisini yürekten kutluyorum. &&& Hasan KUNDAKÇI, (E) Korgeneral, OHAL Bölge (eski) Komutanı: Üsteğmen Abdullah Ağar’ı, gençlik yıllarının tümünü Güneydoğu’da dağlarda geçirmiş savaşçı bir subay olarak tanımış ve kendisini kutlamıştım. Girdiği çatışmalarda aldığı yaralar nedeniyle gazilik unvanına ulaştı. Gazi olduktan sonra yılmadı. Çok çalıştı. Şimdi de yaşadıklarını yalın bir dille atlatmayı başarmış bir yazar olarak görmekten büyük mutluluk duyuyorum. Kitapları küçük birliklerin kullanılması ve çatışmalarıyla ilgili güzel örneklerle doludur. İbret verici olaylardır. Bunların ‘özellikle’ genç subay, astsubay, uzman çavuş ve erlerimize çok yararlı olacağına yürekten inanıyorum. &&& Kemal YILMAZ, (E) Korgeneral, J. As. Kol. ve (dönemin) Özel Kuvvetler Komutanı: Birlik ve Bütünlüğümüz, Tek Vatan, Tek Millet ve Tek Bayrak için verilen mücadelede, katlanılan fedakârlıkların sonraki nesillere edebi bir üslupla aktarılmasını sağlamak; romancılarımızın, hikâye yazarlarımızın görevi idi. İlgili ve yetkililere her fırsatta bunu belirtmiştim. Ve demiştim ki; “Roman yazarları, hikâye yazarları çıkıp gelmeli buralara… Olaylar onlara anlatılsın. Onlar da kendi değerlerini katsınlar yaşananlara… Geleceğimize ışık tutulsun…” Mücadelenin içinden bir kahraman, en güzelini yaratmış… En büyük edebiyat ödülüne lâyık bir eser… &&& Attila İLHAN: Abdullah, çok önemli olayları, çok basit cümlelerle, çok vurucu anlatıyor. Zamanımızın Fakir Baykurt’u… “O, bir Sahip-i Üslup...” Türkiye’de böyle yazar kaç tane? Ve onun bu yeteneği, Allah vergisi… &&& Alaettin PARMAKSIZ, (E) Tümgeneral, (dönemin) GENKUR İsth. ve İKK. Başkanı, Hakkâri Dağ ve Komd. Tug. K.: Ağar’ın kullandığı dil ve seçtiği kelimeler, terörle mücadeleye gönül verenlerin iç dünyasını anlatan en muhteşem tasvirlerdendir. Kitaplarında bazılarının yaptığı gibi kendi kahramanlıklarını anlatmamıştır. Aksine, içinde yaşanılan coğrafi şartların zorluğunu, mücadelenin çetinliğinin yarattığı duyguları ve askerin inanç dünyasını anlatırken adeta kelimelere dans ettirmiştir. Olayların içindeki manevi yönü anlatmak, hissedilenleri karşınızdakine yaşatmak en zorudur, yetenek ister. Ağar işte bu zoru da başarmıştır. Kitaplarını büyük bir dikkatle okuyorum. Halen bu mücadelenin içinde bulunan kahramanların faydalanacağı maddi ve manevi birçok hususlar olduğunu düşünüyorum. Terörle mücadele de en zayıf noktamız yaşananları yazmamaktır. Ağar işte bu boşluğu kapatıyor. &&& Ramis İLKER, (E) Hv. Plt Tuğgeneral Aklıyla ruhunda bütünleşen vatan sevgisini, ‘yüreğinde açan’ bayrak, ülke, inanç ve görev çiçeklerine çevirmiş. &&& Serdar AKYAZAN, (E) P. Kd. Alb. (dönemin) Özel Kuvvetler Tb. K.: Sevgili Abdullah, son kitabını biraz önce bitirdim. Sevgili kardeşim, beni hem ağlattın hem de gururlandırdın, sağol. Bizler hiç unutmayacağız. Sevgiyle gözlerinden öperim. Özel Kuvvetlerin acar, çakı gibi, yiğit, genç Abdullah’ı gözlerimin önüne geldi. Tekrar öpüyorum kardeşim. &&& İsmet KOTAK, Gazeteci Yazar, Eski TMT üyesi, bakan ve milletvekili, Kıbrıs Türk Basın Konseyi Başkanı: Kitabınızı içim ürpererek okudum. Kıbrıs’ta 17 yaşında Gazi Magusa’da yeraltı örgütü kurarak emek ve alın teri akıtan, arkadaşlarını sizin gibi yanı başında şehit veren bir kişi olarak hislerinizi çok iyi anlıyorum. Kitap, profesyonel bir yazarın eseri… Onca tasviri değme yazar yapamaz. Sizi kutlarım. Güneydoğu’yu gazeteci olarak iki kez gezen; Irak’ta Bağdat’a kadar ulaşan bir kişi olarak neler çekildiğini biliyorum. Kitaplarınızı teker teker okumayı sürdüreceğim. Saygılar sunarım. &&& Prof. Dr. Mahmut BAYIK, Türk Kan Vakfı ve Türkiye Kan Merkezleri ve Transfüzyon Derneği Başkanı: Kitap, bir vatanseverlik destanı... Hayranlık, umut ve gurur uyandırıcı... Gerek içeriği gerekse yazı dili çok etkileyici... &&& Prof. Dr. Talat HALMAN, Bilkent İnsanı Bilimler ve Edebiyat Fakültesi Dekanı: Sayın Abdullah Ağar; “Ölüm Dağları Bekler: Cudi Dağı” başlıklı çok değerli kitabınız derin ve heyecan verici, büyük bir zevkle okunan olağanüstü bir eser. Başarınızı yürekten kutlarım. Saygılar, tebrik ve teşekkürler, candan dileklerimle. &&& Prof. Dr. (Tbp. Kd. Alb.) Sedat GÜRKÖK, GATA Göğüs Cer. AD., Memorial: Yazmış olduğunuz “Türk Komandoları” isimli kitabınızı zevkle, ibretle, onurla; bazen ağlayarak, bazen de hüzünlenerek okudum. “Zorlukları yaşayan bilir” felsefesi ile kitabını okurken çektiğiniz zorlukları, vatan için çalışan ve çarpışan her askerin çektiği zorlukları ve can pazarını yaşamış gibi oldum. Özellikle Cudi ile yaptığınız muhabbette ağladım. Her şey için teşekkür ederim. Ben vatanını canı gibi seven, kendini ona adayan ve mesleğini şerefiyle yapan tüm Türk Komandolarını kucaklar, saygılarımı iletirim. Saygılarımla… &&& Banu AVAR: Okurken utanarak ağlıyorum. Gözyaşı okumayı zorlaştırıyor. Söylenecek şey yok… Gırtlağımda yumruklar… Allah’ın seni sakladığı gece, aklımdan çıkmayacak… &&& Cengiz ÖZAKINCI, Araştırmacı, Yazar: Bir Türk Hemingway’ı ile karşı karşıyayız. Hemingway, “yaşadığını yazan” ve “yaşadığını yaşatan” bir yazardı. Abdullah Ağar’da öyle; benzerlik yalnızca bu noktada, öykünme yok, tersine özgünlük var. Abdullah Ağar’ı ‘kalem’iyle ‘namlu’sunu ve ‘namus’unu birleştirmiş bir yazar… Okurken anlattıklarını yaşadığım, beni anlattığı olayın içine çekebilen az sayıda yazar vardır. Abdullah Ağar, bu bakımdan “benim yazarım” &&& Hasan YILMAZ, Mühendis-İş Adamı: Abdullah Ağar “Türk Şolohov”u… &&& Süleyman İlhami ÖZDEN, İstanbul Beşiktaş Em. Müftüsü: Beş bin yıllık tarihimizin bin yıllık çilesinin verildiği şanlı mücadelelerde “Karda açan kan çiçeklerinin kokusunu” getiren rüzgârın sesini de duydum bu kitaplarda, yüreğimizin sesini de… &&& Emre GÖNEN, Bilgi Üni/Picus Ed. Dergisi: Hani eski bir tabir vardır, “ibret vesikası” diye, bu da onlardan. Kahraman bir komando subayının –düşük yoğunluklu- savaşta günlük yaşantısı, yanında şehit düşen silah arkadaşları, kendisinin de ağır yaralı olarak savaş alanında, nerede ise tesadüfen hayatta kalması… Güzel tarafı, Erich Maria Remarque benzeri bir yaklaşıma sahip olması, yani savaşı askerin, en ileride çarpışan astsubay ve subayın gözünden nakletmesi. Ne var ki kitap sadece savaş hatıratı ile sınırlı değil, bir de “Silahlı Kuvvetler yüceltmesi” bölümleri var ki, değme bilim kurgu romanları yanına yaklaşamaz. Heinlein’in fevkalade askeri romanı Starship Troopers, bu kitabın yanında ilkokul kompozisyonu gibi kalır. &&& Ahmet ULUDAĞ, (E) Kurmay Albay: Güneydoğu gazisi Abdullah Ağar’ın 5. Tim adlı kitabını hiç değişikliğe gerek kalmadan Askeri Basımevinde talimname olarak bastır, tek er, manga, tim, takım eğitiminde kullan, o kadar gerçekçi yazılmış… &&& Mehmet Ali BİRAND: Felsefe veya siyaset yok. Gerçek bir yaşam kavgası, her an ölüm korkusunun kol gezdiği bir bölgeyi ve savaşı anlatıyor. &&& Melih ŞENDİL, Lig Tv.: Ne diyeyim ki? Yeni bitirdim “Toprak Mehmet’e Susamışsa” kitabınızı… Cd’sini dinliyorum arabada… Sesini açıyorum; “Millet duysun” diye… “Hissetsinler” diye. Bir Kuleli mezunu olarak, “Nasıl açıklayabilirim ki duygularımı” bilmiyorum. Belki yüz yüze anlatabilirim size… Lig bitsin, bir acı kahve eşliğinde… Her şey gönlünüzce olsun. &&& Bilgi Yayınevinden: Ölüm dağlarda mermi kadar hızlı gelir, roket gibi parçalar. Cudi’nin ölüm çağrısıdır bu… &&& Barış PINAR, Gaziler Dergisi: Abdullah Ağar’ın “5. Tim” i gözleriniz dolmadan, tüyleriniz diken diken olmadan, yüreğiniz titremeden okuyamayacağınız bir kitap. Hiç unutulmaması gerekenleri bize hatırlatmak için yazılmış bir kitap. Son olarak yine kitaptan bir mesajı buradan okurlara iletmek istiyorum. “Gazilerin, insanlardan beklediği, suratlara yapıştırdıkları acıma ve hüzün değildir. Bütün mertliğiyle onların fedakârlığını, onlarla beraber yaşayabilecek bir ruha sahip olmaktır.” &&& Erdal KUTLUK, (E) Dnz. İs. Kd. Bnb.: Sevgili Komutan, kitaplarınızı büyük bir heyecanla yaşayarak okuyorum. Kah dudaklarım titriyor, ağlıyorum, ama içim tarif edilmez bir şekilde sizlerle gururu yaşıyor. Eski bir asker olarak yanaklarından öpüyor, sana ve senin görmediğin, ama okurken birlikte yaşadığım bütün silah arkadaşlarıma içten sevgiler, şehitlerimize rahmetler, gazilerimize gururla sabırlar diliyorum. Bu ülke ebediyete kadar var olacaktır. &&& Mustafa ŞAHBAZ, Gazi Uzm. Çvş.: Merhabalar Sayın Ağabey, Dağ Komandoları adlı kitabını okudum. Kitapta, yaşadığınız olaylarda hep kendimi buldum. Böyle bir kitap yazdığınız için sizi şahsım adına kutlar, başarılarınızın devamını dilerim. Ben de bir gazi olarak gerçekten çok duygulandım. Bizler aynı duyguları ve aynı olayları yaşamamızdır. Saygılarımla. &&& Erdoğan TOKMAKÇIOĞLU, Gözcü: Okurken, zaman zaman yüzünüzde bir gülümseme belirmişken, ansızın gözlerinizden yaşlar akmaya başladığını, içinizin burkulduğunu fark ediyorsunuz. Dileyen gider bir hayal ürünü olan, o ilginç film “Kurtlar Vadisi-Irak”ta Polat Alemdar ve Memati’yi izler. Dileyen de “Ölüm Dağları Bekler-Cudi Dağı” adlı yapıtında “Abdullah Ağar”ın “zaman zaman ironik ve şaşırtıcı edebi bir dille anlattığı” abartısız gerçekleri, zaman zaman gözlerinizde yaşların belirmesini göze alarak okur. Seçim sizlerin elinde efendim. &&& Yeniçağ: Gazi subay Abdullah Ağar’ın başından geçen gerçek olayları derleyip, yaşanmış hayat hikayelerinden kitap haline getirdiği eserleri, her Türk Gencine, dünyaya geliş amacını ve vatanın kutsallığını anlatıyor. &&& Erdal GÜVEN, Tercüman: Kitap bir anı kitabı olduğu için yazılanların tamamı gerçek hikayeler. Kitabı okuyunca, insan Türk olduğundan gurur duyuyor. Özellikle son günlerde yaşananların ardından, insanın böylesine güçlü bir orduya sahip olduğunu öğrenmesi ayrıca büyük bir moral kaynağı. Ağar’ın kitabı insana yitirdiği milliyetçilik duygularını hatırlatıyor. 350 sayfalık kitabı okurken insanın tüyleri diken diken oluyor. &&& Suat GÜN, Önce Vatan: Kitabı elime aldığım andan itibaren Türk subayının yüksek vatanseverlik ruhunu yansıtan satırlar ve Türk Ordusunun böyle mümtaz subaylar yetiştirmede üstün vasfı, bende büyük güven hissi oluşturmuştur. Sayın Ağar’ı ziyaret ettiğimde bir gün sırtındaki kurşun yaralarını görmek ve onun şahsında Türk’ün sırtından nasıl hançerlendiğini kafama nakşetmek istemiştim. O’nun mübarek yaralarını gördüm, ona dokunmak şerefine nail oldum. Böyle ulvi şahısları hayat gözü ile görmek bile insanda maneviyata uzanan bir duygu seli oluşturuyor. Abdullah Ağar’ı görmek demek, Türk vatanseverliğinin erişilmez kokusunu almak demektir. Peygamber’in ashabının yankıladığı maneviyat iklimi Abdullah Ağar’da yüksek Türk vatanseverliği olarak tecelli etmiştir. Ben bu zatı hem gördüm hem de ruhum titreyerek kitabını okuyorum. &&& Selin ONGUN, Haftalık Dergisi: Hayat zor kolay değil onlar için, her şey vatan için… evet doğru okudunuz. Böyle yazıyor. Ancak, cümlenin kurgulanışında ya da noktalama işaretlerinde bir bozukluk olacak ki; anlam kulağa bir çırpıda gelmiyor. İdrak etmek için tekrar okumak, düşünmek, bozuk yerleri düzeltmek yani cümleyi yeniden inşa etmek gerek. Yıllarca dağlarda komando subayı olarak terörist takibi yapan Abdullah Ağar’ın “Türk Komandoları” adlı kitabına göz attığınızda dahi böyle hissediyorsunuz. Hayır, kitapta kullanılan dil karışık değil, anlatılanlar zor. Askerlerin yaşadıkları tam anlamıyla meşakkatli… çünkü askerler, iki yüzlü mayınlara basarak canlar verildiğini, tepelere tırmandıkça zorlukların çoğaldığı ancak buna rağmen mücadeleye devam ettikleri bir diyardalar. Yani Güneydoğu dağlarında terör örgütü PKK ile yapılan çatışmaların tam göbeğinde. Doğru, hayatlarını orada noktalayıp şehit olan askerlerin cenazelerinde yaşananları biliyoruz. Ancak ruhu yaralansa da sağ salim dönen askerlerin günlük hayatları konusunda sadece fikir üretebiliyoruz. Gazetelerde ve haber bültenlerinde yer alan haberlerde şehit ve gazilerin isimlerini duyduk. Ancak o isimlerin içinde kopan fırtınaları belki de hiç öğrenemedik. İlk görevine çıkan askerin ilk rüyasında ne gördüğünü, kabuslarının ne zaman başladığını bilemedik. Ağar, kitabında yer alan öykülerde askerlerin o bilmediğimiz kaygılarını, sevinçlerini, şakalaşmalarını, özlemlerini ve kendilerine has konuşma dillerini aktarıyor. &&& Ufuk Ötesi Dergisi: Kitapta; Anadolu’nun çeşitli yerlerinden gelen Mehmetler’in, vatan söz konusu olduğunda nasıl bir Mehmetçik haline geldiklerini, yol kesip haraç alarak, öğretmen, doktor, asker, sivil demeden ölüm kusan, köyleri basıp kadın erkek, genç yaşlı demeden kundakları bebelere kadar herkesi katleden ve askeri gördüğü anda da ortalıktan toz olmayı büyük maharet sayan, adına PKK denilen organize suç şebekesinin ardında kimler olduğunu, ilk başlarda vur-kaç (gayri nizami harp) taktiği uygularken birkaç yıl içinde Türk Ordusuna karşı cephe savaşı vermeye kalkışmasını bulacaksınız. &&& Kenan SÖNMEZLER: Size önereceğim kitapla yazdıklarımın ne ilgisi var şimdi? Nereden düştü bu laflar şimdi aklıma? Ama şunu bilin ki bu kitapta “İse de” yok. Sapına kadar gerçek, sapına kadar duygusal. Bu kitap bir türkü… Türklerin söylediği erkekçe, mertçe ve Türkçe söylediği bir türkü… Okumalısınız. &&& Suna KIRAÇ, KOÇ Holding Yön. Kur. Baş. Yrd.: Güneydoğu bölgemizde ülkemizin en büyük sorunu terörle mücadele eden ordumuzun, ne zorluklarla karşılaştığını, nelere katlandığını hepimiz biliyoruz. Ancak sizin de belirttiğiniz gibi, bu mücadelenin ne fedakârlıklarla yapıldığını ne şartlara katlanıldığını hayal etmemiz imkânsız. Anılarınızın yer aldığı, belgesel niteliğindeki dört kitabınızın halkınızın bilinçlenmesine büyük katkısı olacaktır. Sizi, hem bir asker olarak ülkemize yaptığınız değerli hizmetleriniz, hem de kitaplarınız için kutluyorum. &&& Güler SABANCI adına Ali Haydar TAŞLI, SABANCI Holding Yön. Kur. Baş. Kamu İlişkileri Dan.: Yönetim Kurulu Başkanımız Sn. Güler SABANCI Hanım size teşekkür ederken, kitaplarınız hakkında görüşlerini bildiren; başta KKTC Cumhurbaşkanı Sn. Rauf DENKTAŞ olmak üzere, komutanlığınızı yapan değerli komutanların ve yazarların hakkınızdaki yazılarından son derece etkilendiğini, birlikte savaşırken verdiğiniz şehitleri rahmetle andıklarını, başta siz olmak üzere gazilerimize sıhhat ve huzur dilediklerini iletmemi istemişlerdir. Olayları televizyondan izleyerek yorum yapan bazı işgüzarların yaşamış olduğunuz bu olayları okuyarak utanacaklarını umuyor, ben de kalben kutlayarak sağlık ve uzun ömürler diliyorum. &&& Tuncay ÖZİLHAN, ANADOLU Grubu Yön. Kur. Baş.: Gerçek bir vatan evladı olarak gösterdiğiniz özveri ve başarılarınız için sizi gönülden kutluyorum. Geleceğe iz düşmek adına, önemi büyük olan yazılı kültür geleneğimizin yetersiz olduğu ülkemizde, yaşadıklarınızı yazıya dökme azminizi takdirle karşılıyorum. Yaşananları herkesi sarabilecek şekilde yazıyla ifade edebilmek ayrı bir yetenek… Askerlikte olduğu gibi yazarlıkta da son derece başarılı olduğunuzu ifade etmek isterim. Eserleriniz sade vatandaş olan bizleri, bildiklerimizin ötesine olayların tam kalbine götürüyor. Hayati önemdeki tanıklıklarınız, içimize işleyerek, hepimizi durup düşünmeye davet ediyor. Başarılı çalışmalarınızın devamı arzusuyla, en içten esenlik dileklerimi sunuyorum. Saygılarımla… &&& Ekrem AKYİĞİT, Collezione Yön. Kur. Baş.: Sizin bu değerli kitaplarınızı kendim okuduktan sonra şirketimiz kütüphanesine hediye edeceğim ki, tüm çalışanlarımız sizin bu onurlu mücadelenizi ve orada yaşananları daha iyi anlasınlar. Güneydoğu’da yaptığınız mücadele bittikten sonra orada yaşananları sanal âlemde yaşayan, konudan bihaber olan yeni nesillere aktarmak gibi kutsal bir amaç için kitaplar yazmanızın, tüm ülke vatandaşları tarafından takdirle karşılanacağından hiç şüphem yoktur. Bundan sonra yapacağınız tüm çalışmalarda başarılı olmanız, en büyük dileğimdir. /// &&& /// Şimdilik yeterlidir sanırım… Ben Abdullah Ağar… Nöbetteyim. Bu can bu bedende durdukça… Yüce Yaradan izin verdikçe… Vatan, Millet, Devlet, Mehmetçik, İnsanlık ve Gelecek için… Velhasıl Yaradan hakkı, emanetleri ve rızası için… Ahdimdeyim, yeminimdeyim… Mücadeleye, bilgi, bilinç ve anlam harbine devamdayım.
760
470
59
3,620
1,044,472
Abdullah Ağar retweeted
Replying to @abdullahagar2
-Gerçek Dinler tarihini bilmeyen. -Gerçek İslam tarihini bilmeyen. -Gerçek Osmanlı tarihini bilmeyen. -Osmanlı'nın neden yıkıldığını bilmeyen. -Gerçek Türkiye Cumhuriyeti tarihini bilmeyen. -Emperyalizmin ne olduğunu (yeşil kuşak projesini) bilmeyen. Bu yazıdaki Hakikati anlamaz
1
9
1,866
Özetle…
TÜRKİYE’NİN SİSTEM KURMA İDDİASI VE GERÇEK İSLAM Başta Kafkaslar, Orta Asya, Ortadoğu ve Balkanlar olmak üzere bölgesel ölçekte ve küresel düzlemde etkili olmak; etki, güvenlik ve barış üretmek, sistem inşa etmek; kendi içinde istikrar ve barışı sağlamak isteyen bir Türkiye, dini ve devleti kendi menfaatleri için kullanan, dogmalarıyla hareket eden yapı ve anlayışlarla bunu YAPAMAZ. Türkiye bunu; * Siyasal ve/veya ideolojik İslamcılıkla, * FETÖ gibi sözde ılımlı İslamcı yapılarla, * El Kaide ve benzeri radikal İslamcı yapılarla, * Dini kendi çıkarları için kullanan, kendilerinden başkasını ‘hak görmeyen’ cemaat ve tarikatlarla, * Mezhepçilikle, * İslami görünen; krallık, hilafet ve sultanlık gibi tek adama, aileye veya klana dayalı yönetim anlayışlarıyla YAPAMAZ. Halleri, kullanılmışlıkları, çelişkileri ve bağlılıkları ortadadır. Gerçek Müslüman olmak yerine siyasal İslamcı, mezhepçi veya tarikatçı olmanın sonuçları olur. Hem direnç, hem ret, hem tepki, hem de önlemle karşılaşılır. Hele ki Sovyet ideolojisinden miras kalan analitik, seküler ve devlet merkezli düşünme genetiği taşıyan, artık son derece pragmatist bir akıl üreten, çok farklı aktörlerle angajman geliştiren Kafkaslar ve Türkistan’da… Hele ki Arap ve Fars emperyalizminin tarihsel mirasını taşıyan, günümüz emperyalizminin nüfuz mücadelelerine/elemanlamalarına sahne olan ve mezhep fitnesinin ateşinde kavrulan Ortadoğu’da… // Din ve bağlı olunan yapı adına güç devşirmekle, dinin ahlakını güç hâline getirmek aynı şey değildir. Türkiye’nin etki, sistem, barış ve güvenlik inşa edebilmesi için kavramsal ve ahlaki üstünlüğe, teolojik ve jeopolitik akla, ileri görüşlülüğe, adalete ve ileri bir medeniyet tasavvuruna ihtiyacı var. // Meselenin ince bir noktası da şu: Herkesi aynılaştıran bir ortak güç oluşturmak değil, farklılıkları bir arada tutabilecek bir ortak zemin oluşturmak. Bunu da ancak tevhid ve vahdeti; imanı, aklı, vicdanı, bilimi, gerçekliği, insan haklarını ve adil paylaşımı esas alan gerçek İSLAM ANLAYIŞI sağlayabilir. Diğerleri sağlamaz. Hatta var olanı da bozar. Bu, aynı zamanda ülke içinde toplumsal barışı güçlendirir; ortak ülkü, hedef ve idealleri besler; onur, güven ve aidiyet duygusunu artırır. Çünkü Atatürkçülük, milliyetçilik, özgürlükçülük ve demokratlık, gerçek İslam’ın temelindeki adalet, insan onuru, sorumluluk ve hakikat arayışıyla çatışmaz ve çelişmez. Çünkü savundukları değerler, doğru yorumlandıklarında, temelde ortak bir zeminde buluşabilir. Kendi ülkesinde gerçek bir istikrar ürüten böyle bir modeli; yani tevhid ve vahdeti; imanı, aklı, vicdanı, bilimi, gerçekliği, insan haklarını ve adil paylaşımı esas alan gerçek bir İSLAM ANLAYIŞINI, jeopolitik ve stratejik bir akılla birleştirip gösterebilen bir Türkiye’yi başta Kafkaslar ve Türkistan olmak üzere Ortadoğu, Balkanlar, Afrika ve bütün dünya başının üstünde taşır. Çünkü insanlık binlerce yıldır hakikati, adaleti, güveni, barışı ve anlamı arıyor. Tam bulduğunu düşündüğü sırada, Kitap’ın ve Kitap’taki Peygamber’in söylediklerini hayata geçiremeyen İslam Dünyası; bir tarafta dini iktidarın ve Arap siyasal hâkimiyetinin aracı hâline getiren Emevi ve Abbasi mirasının tartışmalı siyasi-dinî yorumlarına, diğer tarafta Fars siyasi nüfuzunu din üzerinden büyüten Molla rejiminin anlayışına savruldu. Ardından da kendi içlerinde binbir fırkaya, hizbe, cemaate, tarikata, merciiyet yapılanmasına ve birbirini hakikatin dışına iten yapılara bölündüler. İşgal ve istilaların, vekâlet savaşlarının, mezhep fitnesi, mezhep savaşları, aşiret isyanları ve iç savaşların İslam coğrafyasında bu kadar kolay karşılık bulmasının başlıca nedenlerinden biri de bu parçalanmışlık ve istismar düzenidir. Kendi yaramızı saramadık. İnsanlığın yarasına da merhem olamadık. Oysa Allah’ın Kitabı; kitabı, kâinatı, insanı ve zamanı okumaya ve anlamaya; aklı kullanmaya; vicdanı ve adaleti esas almaya; insanları kendi çıkarlarımız için bölmek yerine hakikatte buluşmaya; kibrin değil, kulluğun sağladığı gerçek özgürlüğe; insan hakkını ve kamu malını yemeye, tahakküme değil, emaneti hakkıyla taşımaya ve adaleti sağlamaya çağırıyordu. Tevhide inandığını söyleyen, ama tevhidi ve gücü kendi menfaatleri için kullananlar; bunun bedelini yalnızca Müslümanlara ve coğrafyamıza değil, bütün dünyaya, insanlığa ve geleceğe ödettiler. Ve hâlâ ödetiyorlar. Benim derdim tam da burada: Bütün bunları görmüş, yaşamış ve bedeller ödemiş Türkiye, artık meselenin kaynak koduna inebilir mi? Dini istismar eden yapıların ürettiği tehdidi doğru teşhis edebilir, kendi içindeki yanlışlarla, çelişkilerle, şirk ve nifakla yüzleşebilir; sorunu kaynağında, anlamında ve eyleminde çözebilir mi? Bütün insanlığa ve geleceğe ışık, umut ve istikamet gösterebilir mi? Bir yanıyla çok zor; neredeyse imkânsız gibi. Diğer yanıyla çok kolay. Çünkü doğru yolda olana Yaradan’ın rızası ve yardımı olduğuna dair bir inancım var. Dağda yaşamışlığım var. // Hakikate dönmek, yanlışı terk etmek ve adaleti ayağa kaldırmak için yeni bir kitaba, peygambere ve din icat etmeye ihtiyacımız yok. İhtiyacımız olan, Allah’ın gösterdiği istikameti kendi çıkarlarımızın, ihtiraslarımızın ve dogmalarımızın gölgesinden kurtarabilmek. Doğru yolda yürüyenin istikameti Yaradan’ın rızası, umudu O’nun yardımıdır. Türkiye’nin önündeki mesele; Kur’an’ın ifadesiyle, Allah ile aldatanların din istismarına, dini ve gücü kendi menfaatleri için kullananlara rağmen İslam’ın hakikatini, ahlakını ve adaletini yaşayarak güven, barış ve sistem inşa etmektir. Başarabilirsek; aklı, vicdanı ve arayışı olan insanlar da devletler de böyle bir ortak zeminin değerini, anlamını ve vazgeçilmezliğini görebilir. Türkiye; gerçek hakikati, istikrarı, düzeni, sistemi, barışı ve adaleti arayan; soyut ve somut tehditlerle sarsılan dünyaya, geleceğe ve insanlığa çare arayan insanlara ve devletlere bu yolu gösterebilir mi? Elbette bunun önünde büyük engeller var. Kendi mensuplarını, müntesiplerini, bağlılarını, şakirtlerini, müritlerini ve üyelerini hakikatin tek sahibi sayan; kendilerinden başkasına meşru bir varlık alanı tanımayan, kendi içinde bile parçalanmış yapılar bu ortak zemini zaten üretemez. Çünkü gerçek medeniyet, yalnızca kendi mensuplarına değil, kendisinden farklı olana da adalet üretebildiği ölçüde medeniyettir. Türkiye’nin asıl büyüklüğü, İslam adına ne kadar güç topladığıyla değil; İslam’ın hakikatini, adaletini ve merhametini ne kadar yaşatabildiğiyle ölçülecektir. Bunu yapan, en azından yapmaya çalışan Türkiye’ye dost ya da düşman, en azından saygı duyar. Kavramsal ve ahlaki üstünlük, Türkiye’ye stratejik dokunulmazlık sağlamaz; ama onu yalnızca gücüyle değil, haklılığıyla da etkili olan bir ülkeye dönüştürür. Meşruiyetini, güvenilirliğini ve direnç kapasitesini güçlendirir. Saygılarımla, Abdullah Ağar 19 Ekim 2026
11
20
4
85
8,309
Artık görülmelidir: Türkiye; dini, dindarı, devleti ve gücü kendi çıkarları, hesapları, dogmaları ve bağlantıları adına istismar eden; • Siyasal ve/veya ideolojik İslamcılıkla, • FETÖ gibi sözde ılımlı İslamcı yapılarla, • El Kaide ve diğer radikal İslamcı yapılarla, • Dini kendi çıkarları için kullanan, kendilerinden başkasını “hak” görmeyen cemaat ve tarikatlarla, • Mezhepçilikle, • İslami görünen; ancak krallık, hilafet ve sultanlık gibi tek adama, aileye veya klana dayalı yönetim yaklaşımlarıyla YAPAMAZ. Bu, kaçtığımız ve yüzleşemediğimiz gerçekliktir. Mesele; içte istikrar ve güven, dışta etki ve inisiyatif, insanlığın ve dünyanın geleceği ve mahşerde hesap verme meselesidir. Bu, içimizde sinsi sinsi gelişen fitne, nifak, şirk ve İslam’ın içine yuvalanmış ruhbanlık meselesidir. 👇👇👇
TÜRKİYE’NİN SİSTEM KURMA İDDİASI VE GERÇEK İSLAM Başta Kafkaslar, Orta Asya, Ortadoğu ve Balkanlar olmak üzere bölgesel ölçekte ve küresel düzlemde etkili olmak; etki, güvenlik ve barış üretmek, sistem inşa etmek; kendi içinde istikrar ve barışı sağlamak isteyen bir Türkiye, dini ve devleti kendi menfaatleri için kullanan, dogmalarıyla hareket eden yapı ve anlayışlarla bunu YAPAMAZ. Türkiye bunu; * Siyasal ve/veya ideolojik İslamcılıkla, * FETÖ gibi sözde ılımlı İslamcı yapılarla, * El Kaide ve benzeri radikal İslamcı yapılarla, * Dini kendi çıkarları için kullanan, kendilerinden başkasını ‘hak görmeyen’ cemaat ve tarikatlarla, * Mezhepçilikle, * İslami görünen; krallık, hilafet ve sultanlık gibi tek adama, aileye veya klana dayalı yönetim anlayışlarıyla YAPAMAZ. Halleri, kullanılmışlıkları, çelişkileri ve bağlılıkları ortadadır. Gerçek Müslüman olmak yerine siyasal İslamcı, mezhepçi veya tarikatçı olmanın sonuçları olur. Hem direnç, hem ret, hem tepki, hem de önlemle karşılaşılır. Hele ki Sovyet ideolojisinden miras kalan analitik, seküler ve devlet merkezli düşünme genetiği taşıyan, artık son derece pragmatist bir akıl üreten, çok farklı aktörlerle angajman geliştiren Kafkaslar ve Türkistan’da… Hele ki Arap ve Fars emperyalizminin tarihsel mirasını taşıyan, günümüz emperyalizminin nüfuz mücadelelerine/elemanlamalarına sahne olan ve mezhep fitnesinin ateşinde kavrulan Ortadoğu’da… // Din ve bağlı olunan yapı adına güç devşirmekle, dinin ahlakını güç hâline getirmek aynı şey değildir. Türkiye’nin etki, sistem, barış ve güvenlik inşa edebilmesi için kavramsal ve ahlaki üstünlüğe, teolojik ve jeopolitik akla, ileri görüşlülüğe, adalete ve ileri bir medeniyet tasavvuruna ihtiyacı var. // Meselenin ince bir noktası da şu: Herkesi aynılaştıran bir ortak güç oluşturmak değil, farklılıkları bir arada tutabilecek bir ortak zemin oluşturmak. Bunu da ancak tevhid ve vahdeti; imanı, aklı, vicdanı, bilimi, gerçekliği, insan haklarını ve adil paylaşımı esas alan gerçek İSLAM ANLAYIŞI sağlayabilir. Diğerleri sağlamaz. Hatta var olanı da bozar. Bu, aynı zamanda ülke içinde toplumsal barışı güçlendirir; ortak ülkü, hedef ve idealleri besler; onur, güven ve aidiyet duygusunu artırır. Çünkü Atatürkçülük, milliyetçilik, özgürlükçülük ve demokratlık, gerçek İslam’ın temelindeki adalet, insan onuru, sorumluluk ve hakikat arayışıyla çatışmaz ve çelişmez. Çünkü savundukları değerler, doğru yorumlandıklarında, temelde ortak bir zeminde buluşabilir. Kendi ülkesinde gerçek bir istikrar ürüten böyle bir modeli; yani tevhid ve vahdeti; imanı, aklı, vicdanı, bilimi, gerçekliği, insan haklarını ve adil paylaşımı esas alan gerçek bir İSLAM ANLAYIŞINI, jeopolitik ve stratejik bir akılla birleştirip gösterebilen bir Türkiye’yi başta Kafkaslar ve Türkistan olmak üzere Ortadoğu, Balkanlar, Afrika ve bütün dünya başının üstünde taşır. Çünkü insanlık binlerce yıldır hakikati, adaleti, güveni, barışı ve anlamı arıyor. Tam bulduğunu düşündüğü sırada, Kitap’ın ve Kitap’taki Peygamber’in söylediklerini hayata geçiremeyen İslam Dünyası; bir tarafta dini iktidarın ve Arap siyasal hâkimiyetinin aracı hâline getiren Emevi ve Abbasi mirasının tartışmalı siyasi-dinî yorumlarına, diğer tarafta Fars siyasi nüfuzunu din üzerinden büyüten Molla rejiminin anlayışına savruldu. Ardından da kendi içlerinde binbir fırkaya, hizbe, cemaate, tarikata, merciiyet yapılanmasına ve birbirini hakikatin dışına iten yapılara bölündüler. İşgal ve istilaların, vekâlet savaşlarının, mezhep fitnesi, mezhep savaşları, aşiret isyanları ve iç savaşların İslam coğrafyasında bu kadar kolay karşılık bulmasının başlıca nedenlerinden biri de bu parçalanmışlık ve istismar düzenidir. Kendi yaramızı saramadık. İnsanlığın yarasına da merhem olamadık. Oysa Allah’ın Kitabı; kitabı, kâinatı, insanı ve zamanı okumaya ve anlamaya; aklı kullanmaya; vicdanı ve adaleti esas almaya; insanları kendi çıkarlarımız için bölmek yerine hakikatte buluşmaya; kibrin değil, kulluğun sağladığı gerçek özgürlüğe; insan hakkını ve kamu malını yemeye, tahakküme değil, emaneti hakkıyla taşımaya ve adaleti sağlamaya çağırıyordu. Tevhide inandığını söyleyen, ama tevhidi ve gücü kendi menfaatleri için kullananlar; bunun bedelini yalnızca Müslümanlara ve coğrafyamıza değil, bütün dünyaya, insanlığa ve geleceğe ödettiler. Ve hâlâ ödetiyorlar. Benim derdim tam da burada: Bütün bunları görmüş, yaşamış ve bedeller ödemiş Türkiye, artık meselenin kaynak koduna inebilir mi? Dini istismar eden yapıların ürettiği tehdidi doğru teşhis edebilir, kendi içindeki yanlışlarla, çelişkilerle, şirk ve nifakla yüzleşebilir; sorunu kaynağında, anlamında ve eyleminde çözebilir mi? Bütün insanlığa ve geleceğe ışık, umut ve istikamet gösterebilir mi? Bir yanıyla çok zor; neredeyse imkânsız gibi. Diğer yanıyla çok kolay. Çünkü doğru yolda olana Yaradan’ın rızası ve yardımı olduğuna dair bir inancım var. Dağda yaşamışlığım var. // Hakikate dönmek, yanlışı terk etmek ve adaleti ayağa kaldırmak için yeni bir kitaba, peygambere ve din icat etmeye ihtiyacımız yok. İhtiyacımız olan, Allah’ın gösterdiği istikameti kendi çıkarlarımızın, ihtiraslarımızın ve dogmalarımızın gölgesinden kurtarabilmek. Doğru yolda yürüyenin istikameti Yaradan’ın rızası, umudu O’nun yardımıdır. Türkiye’nin önündeki mesele; Kur’an’ın ifadesiyle, Allah ile aldatanların din istismarına, dini ve gücü kendi menfaatleri için kullananlara rağmen İslam’ın hakikatini, ahlakını ve adaletini yaşayarak güven, barış ve sistem inşa etmektir. Başarabilirsek; aklı, vicdanı ve arayışı olan insanlar da devletler de böyle bir ortak zeminin değerini, anlamını ve vazgeçilmezliğini görebilir. Türkiye; gerçek hakikati, istikrarı, düzeni, sistemi, barışı ve adaleti arayan; soyut ve somut tehditlerle sarsılan dünyaya, geleceğe ve insanlığa çare arayan insanlara ve devletlere bu yolu gösterebilir mi? Elbette bunun önünde büyük engeller var. Kendi mensuplarını, müntesiplerini, bağlılarını, şakirtlerini, müritlerini ve üyelerini hakikatin tek sahibi sayan; kendilerinden başkasına meşru bir varlık alanı tanımayan, kendi içinde bile parçalanmış yapılar bu ortak zemini zaten üretemez. Çünkü gerçek medeniyet, yalnızca kendi mensuplarına değil, kendisinden farklı olana da adalet üretebildiği ölçüde medeniyettir. Türkiye’nin asıl büyüklüğü, İslam adına ne kadar güç topladığıyla değil; İslam’ın hakikatini, adaletini ve merhametini ne kadar yaşatabildiğiyle ölçülecektir. Bunu yapan, en azından yapmaya çalışan Türkiye’ye dost ya da düşman, en azından saygı duyar. Kavramsal ve ahlaki üstünlük, Türkiye’ye stratejik dokunulmazlık sağlamaz; ama onu yalnızca gücüyle değil, haklılığıyla da etkili olan bir ülkeye dönüştürür. Meşruiyetini, güvenilirliğini ve direnç kapasitesini güçlendirir. Saygılarımla, Abdullah Ağar 19 Ekim 2026
56
81
12
443
21,151
TÜRKİYE’NİN SİSTEM KURMA İDDİASI VE GERÇEK İSLAM Başta Kafkaslar, Orta Asya, Ortadoğu ve Balkanlar olmak üzere bölgesel ölçekte ve küresel düzlemde etkili olmak; etki, güvenlik ve barış üretmek, sistem inşa etmek; kendi içinde istikrar ve barışı sağlamak isteyen bir Türkiye, dini ve devleti kendi menfaatleri için kullanan, dogmalarıyla hareket eden yapı ve anlayışlarla bunu YAPAMAZ. Türkiye bunu; * Siyasal ve/veya ideolojik İslamcılıkla, * FETÖ gibi sözde ılımlı İslamcı yapılarla, * El Kaide ve benzeri radikal İslamcı yapılarla, * Dini kendi çıkarları için kullanan, kendilerinden başkasını ‘hak görmeyen’ cemaat ve tarikatlarla, * Mezhepçilikle, * İslami görünen; krallık, hilafet ve sultanlık gibi tek adama, aileye veya klana dayalı yönetim anlayışlarıyla YAPAMAZ. Halleri, kullanılmışlıkları, çelişkileri ve bağlılıkları ortadadır. Gerçek Müslüman olmak yerine siyasal İslamcı, mezhepçi veya tarikatçı olmanın sonuçları olur. Hem direnç, hem ret, hem tepki, hem de önlemle karşılaşılır. Hele ki Sovyet ideolojisinden miras kalan analitik, seküler ve devlet merkezli düşünme genetiği taşıyan, artık son derece pragmatist bir akıl üreten, çok farklı aktörlerle angajman geliştiren Kafkaslar ve Türkistan’da… Hele ki Arap ve Fars emperyalizminin tarihsel mirasını taşıyan, günümüz emperyalizminin nüfuz mücadelelerine/elemanlamalarına sahne olan ve mezhep fitnesinin ateşinde kavrulan Ortadoğu’da… // Din ve bağlı olunan yapı adına güç devşirmekle, dinin ahlakını güç hâline getirmek aynı şey değildir. Türkiye’nin etki, sistem, barış ve güvenlik inşa edebilmesi için kavramsal ve ahlaki üstünlüğe, teolojik ve jeopolitik akla, ileri görüşlülüğe, adalete ve ileri bir medeniyet tasavvuruna ihtiyacı var. // Meselenin ince bir noktası da şu: Herkesi aynılaştıran bir ortak güç oluşturmak değil, farklılıkları bir arada tutabilecek bir ortak zemin oluşturmak. Bunu da ancak tevhid ve vahdeti; imanı, aklı, vicdanı, bilimi, gerçekliği, insan haklarını ve adil paylaşımı esas alan gerçek İSLAM ANLAYIŞI sağlayabilir. Diğerleri sağlamaz. Hatta var olanı da bozar. Bu, aynı zamanda ülke içinde toplumsal barışı güçlendirir; ortak ülkü, hedef ve idealleri besler; onur, güven ve aidiyet duygusunu artırır. Çünkü Atatürkçülük, milliyetçilik, özgürlükçülük ve demokratlık, gerçek İslam’ın temelindeki adalet, insan onuru, sorumluluk ve hakikat arayışıyla çatışmaz ve çelişmez. Çünkü savundukları değerler, doğru yorumlandıklarında, temelde ortak bir zeminde buluşabilir. Kendi ülkesinde gerçek bir istikrar ürüten böyle bir modeli; yani tevhid ve vahdeti; imanı, aklı, vicdanı, bilimi, gerçekliği, insan haklarını ve adil paylaşımı esas alan gerçek bir İSLAM ANLAYIŞINI, jeopolitik ve stratejik bir akılla birleştirip gösterebilen bir Türkiye’yi başta Kafkaslar ve Türkistan olmak üzere Ortadoğu, Balkanlar, Afrika ve bütün dünya başının üstünde taşır. Çünkü insanlık binlerce yıldır hakikati, adaleti, güveni, barışı ve anlamı arıyor. Tam bulduğunu düşündüğü sırada, Kitap’ın ve Kitap’taki Peygamber’in söylediklerini hayata geçiremeyen İslam Dünyası; bir tarafta dini iktidarın ve Arap siyasal hâkimiyetinin aracı hâline getiren Emevi ve Abbasi mirasının tartışmalı siyasi-dinî yorumlarına, diğer tarafta Fars siyasi nüfuzunu din üzerinden büyüten Molla rejiminin anlayışına savruldu. Ardından da kendi içlerinde binbir fırkaya, hizbe, cemaate, tarikata, merciiyet yapılanmasına ve birbirini hakikatin dışına iten yapılara bölündüler. İşgal ve istilaların, vekâlet savaşlarının, mezhep fitnesi, mezhep savaşları, aşiret isyanları ve iç savaşların İslam coğrafyasında bu kadar kolay karşılık bulmasının başlıca nedenlerinden biri de bu parçalanmışlık ve istismar düzenidir. Kendi yaramızı saramadık. İnsanlığın yarasına da merhem olamadık. Oysa Allah’ın Kitabı; kitabı, kâinatı, insanı ve zamanı okumaya ve anlamaya; aklı kullanmaya; vicdanı ve adaleti esas almaya; insanları kendi çıkarlarımız için bölmek yerine hakikatte buluşmaya; kibrin değil, kulluğun sağladığı gerçek özgürlüğe; insan hakkını ve kamu malını yemeye, tahakküme değil, emaneti hakkıyla taşımaya ve adaleti sağlamaya çağırıyordu. Tevhide inandığını söyleyen, ama tevhidi ve gücü kendi menfaatleri için kullananlar; bunun bedelini yalnızca Müslümanlara ve coğrafyamıza değil, bütün dünyaya, insanlığa ve geleceğe ödettiler. Ve hâlâ ödetiyorlar. Benim derdim tam da burada: Bütün bunları görmüş, yaşamış ve bedeller ödemiş Türkiye, artık meselenin kaynak koduna inebilir mi? Dini istismar eden yapıların ürettiği tehdidi doğru teşhis edebilir, kendi içindeki yanlışlarla, çelişkilerle, şirk ve nifakla yüzleşebilir; sorunu kaynağında, anlamında ve eyleminde çözebilir mi? Bütün insanlığa ve geleceğe ışık, umut ve istikamet gösterebilir mi? Bir yanıyla çok zor; neredeyse imkânsız gibi. Diğer yanıyla çok kolay. Çünkü doğru yolda olana Yaradan’ın rızası ve yardımı olduğuna dair bir inancım var. Dağda yaşamışlığım var. // Hakikate dönmek, yanlışı terk etmek ve adaleti ayağa kaldırmak için yeni bir kitaba, peygambere ve din icat etmeye ihtiyacımız yok. İhtiyacımız olan, Allah’ın gösterdiği istikameti kendi çıkarlarımızın, ihtiraslarımızın ve dogmalarımızın gölgesinden kurtarabilmek. Doğru yolda yürüyenin istikameti Yaradan’ın rızası, umudu O’nun yardımıdır. Türkiye’nin önündeki mesele; Kur’an’ın ifadesiyle, Allah ile aldatanların din istismarına, dini ve gücü kendi menfaatleri için kullananlara rağmen İslam’ın hakikatini, ahlakını ve adaletini yaşayarak güven, barış ve sistem inşa etmektir. Başarabilirsek; aklı, vicdanı ve arayışı olan insanlar da devletler de böyle bir ortak zeminin değerini, anlamını ve vazgeçilmezliğini görebilir. Türkiye; gerçek hakikati, istikrarı, düzeni, sistemi, barışı ve adaleti arayan; soyut ve somut tehditlerle sarsılan dünyaya, geleceğe ve insanlığa çare arayan insanlara ve devletlere bu yolu gösterebilir mi? Elbette bunun önünde büyük engeller var. Kendi mensuplarını, müntesiplerini, bağlılarını, şakirtlerini, müritlerini ve üyelerini hakikatin tek sahibi sayan; kendilerinden başkasına meşru bir varlık alanı tanımayan, kendi içinde bile parçalanmış yapılar bu ortak zemini zaten üretemez. Çünkü gerçek medeniyet, yalnızca kendi mensuplarına değil, kendisinden farklı olana da adalet üretebildiği ölçüde medeniyettir. Türkiye’nin asıl büyüklüğü, İslam adına ne kadar güç topladığıyla değil; İslam’ın hakikatini, adaletini ve merhametini ne kadar yaşatabildiğiyle ölçülecektir. Bunu yapan, en azından yapmaya çalışan Türkiye’ye dost ya da düşman, en azından saygı duyar. Kavramsal ve ahlaki üstünlük, Türkiye’ye stratejik dokunulmazlık sağlamaz; ama onu yalnızca gücüyle değil, haklılığıyla da etkili olan bir ülkeye dönüştürür. Meşruiyetini, güvenilirliğini ve direnç kapasitesini güçlendirir. Saygılarımla, Abdullah Ağar 19 Ekim 2026
13
23
4
131
36,768
Abdullah Ağar retweeted
🇦🇿🇹🇷 Türkiye-Azerbaycan geriliminin kaynak kodu nerede? Mesele BM’deki diplomat ya da okullardaki düzenleme mi? Yoksa Hamas’ın 7 Ekim’deki İsrail baskını ve İsrail’in Gazze’de yaptıklarıyla derinleşen; bakış açılarının, dogmaların, travmaların ve hassasiyetlerin devreye girdiği ve istismar edildiği; mezhep fitnesi, asimetrik savaş ve jeopolitik kırılmalarla iç içe geçen daha büyük bir meselenin parçası mı? Bilinmeyen başka bileşenler var mı? Peki biz bu kadim açmaza nasıl çare bulur, gerilimi nasıl büyük bir fırsata dönüştürebiliriz? 🇦🇿 Musavat TV yayın👇 youtube.com/live/-cu2i8xsJ4U…
24
20
93
15,714
🇦🇿🇹🇷 Türkiye-Azerbaycan geriliminin kaynak kodu nerede? Mesele BM’deki diplomat ya da okullardaki düzenleme mi? Yoksa Hamas’ın 7 Ekim’deki İsrail baskını ve İsrail’in Gazze’de yaptıklarıyla derinleşen; bakış açılarının, dogmaların, travmaların ve hassasiyetlerin devreye girdiği ve istismar edildiği; mezhep fitnesi, asimetrik savaş ve jeopolitik kırılmalarla iç içe geçen daha büyük bir meselenin parçası mı? Bilinmeyen başka bileşenler var mı? Peki biz bu kadim açmaza nasıl çare bulur, gerilimi nasıl büyük bir fırsata dönüştürebiliriz? 🇦🇿 Musavat TV yayın👇 youtube.com/live/-cu2i8xsJ4U…
24
20
93
15,714
🇦🇿🇹🇷 TÜRKİYE–AZERBAYCAN İLİŞKİLERİ: FİTNE, DIŞ ETKİ VE STRATEJİK DENGELER Fitne, katilden beterdir, derler. İşte yine o fitnenin içindeyiz. Türkiye ile Azerbaycan arasındaki gerilim; yalnızca inanç, ideoloji veya siyasi tartışmalar üzerinden okunabilecek bir mesele değil. Konu, kardeşliğin korunması, egemenlik, ideolojik sızma, dış etki ve toplumsal hassasiyetlerin istismar edilmesi boyutlarıyla çok daha geniş bir çerçeveye sahip. Peki, Azerbaycan ile Türkiye’nin arasını kimler, neden açmak ister? Kimler bundan memnun olur, kimler fırsat kollar? Bu gerilimin siyasi, toplumsal ve stratejik sonuçları neler olabilir? Bu çerçevede dört ayrı çalışma ve değerlendirmemi paylaşıyorum: 📌 1. FİTNEYE KARŞI KARDEŞLİK VE ORTAK İRADE Azerbaycan ve Türkiye’yi birbirine karşı kullanmak isteyenlere verilecek en güçlü cevap; akıl, feraset ve sarsılmaz kardeşliktir. 🔗 📌 2. AZERBAYCAN İLE TÜRKİYE’NİN ARASINI KİMLER, NEDEN AÇMAK İSTER? Kimler memnun olur? Kimler ellerini ovuşturur, fırsat kollar? 🎙️ Azerbaycan Türk Medya yayını: 🔗 xitter.cf/abdullahagar2/status/2… 📌 3. ELİPS TV YAYINI: AZERBAYCAN VE MEKKE ANLAŞMASI Yayının ilk bölümünde Azerbaycan-Türkiye ilişkilerini, iki ülke arasındaki gerilimi ve bunun siyasi-stratejik boyutlarını konuştuk. İkinci bölümde ise ayrı ve bağımsız bir gündem olarak Mekke Anlaşması’nı, Yemen’deki gelişmeleri, bölgesel güvenlik meselelerini ve askerî intikalin hukuki zeminini değerlendirdik. Oluşturulmak istenen stratejik zemin ve zincir. 🔗 youtube.com/watch?v=avEDOrni… 📌 4. AZERBAYCAN MUSAVAT.COM’DA YAYIMLANAN YAZIM Bazı teopolitik ve ideolojik yapıların, çıkar hesaplarının ve dış etkilerin Türkiye-Azerbaycan ilişkileri üzerindeki olası etkilerini ele aldığım yazım, Azerbaycan’ın Musavat.com sitesinde yayımlandı. 📰 “Bu qədim fitnə indi Azərbaycanla Türkiyə arasında dolaşır” 🔗 musavat.com/news/bu-qedim-fi… Unutmayalım: Türkiye ile Azerbaycan arasındaki kardeşlik, yalnızca tarihsel ve duygusal bir bağ değil; korunması gereken stratejik bir değerdir. Bizi birbirimize karşı kullanamamalılar. Fitne yoluyla aramıza girip güç devşirememeliler. 🇦🇿🇹🇷 xitter.cf/abdullahagar2/status/2…
Fitne, katilden beterdir, derler. İşte yine o fitnenin içindeyiz. Azerbaycan ve Türkiye; Sünni ya da Şii, laik ya da muhafazakâr… Bu fitneden öyle bir güçlenmiş kardeşlik, akıl, muhakeme ve çözüm çıkarmalıyız ki; Fitneyi salanlar da fitnenin oyuncağı olanlar da, meseleye menfaatleri üzerinden bakanlar da, bir daha buna tevessül edemesinler. Çünkü konu sadece inanç özgürlüğü değil. Mesele, teolojik tartışmaların çok ötesinde. Bu bir egemenlik meselesi; kardeşliğin parçalanması meselesi… Bu bir ideolojik sızma, jeopolitik aparat ve sosyolojik hassasiyetlerin, inançların ve travmaların bir vekil güç olarak kullanıldığı gelişmiş bir hibrit savaş yöntemi. Çözüm, birbirimize karşı bilenmek değil; birbirimize karşı kullanılmayı imkânsızlaştıracak bir akıl, dayanışma ve ortak irade inşa etmektir. Fitneye karşı en büyük cevap, kardeşliği güçlendirmektir. 🇦🇿🇹🇷
67
40
3
248
15,185
Abdullah Ağar retweeted
🚨🇦🇿🇹🇷 *"Bu qədim fitnə indi Azərbaycanla Türkiyə arasında dolaşır" - Abdullah Ağarın yazısı* ⚠️ Azərbaycanla Türkiyə arasındakı münasibətlərə təsir edə biləcək təhlükəli meyillər barədə diqqətçəkən yazı. 🖋️ Abdullah Ağar iki qardaş ölkə arasında hansı məsələyə diqqət çəkir? 🔎 Tarixdən gələn hansı fitnənin yenidən gündəmə gəldiyi iddia olunur? 🇦🇿🇹🇷 Bu proses Azərbaycan–Türkiyə münasibətləri üçün hansı riskləri yarada bilər? 📌 *Abdullah Ağarın təhlili və yazının bütün detalları:* musavat.com/news/bu-qedim-fi…
19
28
1
175
15,744
Azerbaycan ile Türkiye'nin arasını kimler neden açmak ister? Kimler memnun olur? Ve kimler ellerini ovuşturur, fırsat kollar? Azerbaycan Türk Medya yayın.
129
109
12
572
38,143
Abdullah Ağar retweeted
📌“Bir Millet, İki Devlet” Anlayışı Test mi Ediliyor? 📌Bakü’deki Kriz Stratejik Ortaklığı Etkiler mi? 📌Azerbaycan’da Laiklik ve Dış Etki Tartışması 📌Türkiye-Azerbaycan Hattında Diplomatik Gerilim 📌Ankara ve Bakü Arasında “İç İşleri” Tartışması 📌Siyasi Tepkiler İki Ülke İlişkilerini Nasıl Etkiler? 📌Mekke Anlaşması ve TBMM Onay Süreci 📌90. ve 92. Maddeler: Askerî İntikalin Hukuki Zemini Ne? 📌“Teknik Destek” ve “Ön Konuşlandırma” İçin Meclis Tezkeresi Gerekir mi? 📌Anlaşmanın Askerî Gereksinimleri ile Anayasal Süreç Nasıl Uyumlanacak? 🔎Güvenlik ve Terör Politikaları Uzmanı Abdullah Ağar soruları yanıtlıyor... ▶️ Canlı izle: youtube.com/live/avEDOrniwcM @ftm_krgc | @abdullahagar2
1
4
5
2,421
Abdullah Ağar retweeted
Güvenlik ve Terör Politikaları Uzmanı Abdullah Ağar: 🗣️ “İsrail ekseninin arkasında olanlar meseleye, Hamas’ın İsrail açısından kutsal sayılan topraklara yaptığı baskın üzerinden baktılar. Hamas’ın ve İslami Cihad’ın yaklaşık 1.200 Yahudi sivili ve askeri öldürmesi, 241 rehineyi alarak Gazze’ye götürmesi ve yaşadıkları jeopolitik çöküş üzerinden değerlendirdiler. Olayı algılayış biçimleri buydu. Gazze konusunda hassasiyet gösteren kesimler ise İsrail’in baskının ardından Gazze’de gerçekleştirdiği saldırılara, katliamlara ve soykırıma odaklandı. Bu durum, çok ilginç bir şekilde Azerbaycan ve Türkiye arasında derinden derine bir kırılganlık, farklılık ve fitne oluşturmaya başladı. Hamas’ın İsrail’e yönelik baskınının ardından İsrail ve ABD açısından nasıl bir jeopolitik çöküş yaşandı? 1. IMEC çöktü. 2. İbrahimî Anlaşmalar çok büyük bir baskıyla karşı karşıya kaldı. 3. Suudi Arabistan ile İsrail arasındaki nükleer angajman anlaşması çöktü. 4. Avrupa Birliği’nin Birleşmiş Milletler’de yürüttüğü İsrail-Filistin görüşmeleri çöktü. 5. Türkiye ve ABD büyük bir belirsizliğe sürüklendi. Bir başka şey daha oldu: Türkiye ile Azerbaycan arasına sinsi bir fitne girmeye başladı.” ▶️İZLEMEK İÇİN: youtu.be/avEDOrniwcM @ftm_krgc | @abdullahagar2
4
6
2,478
Fitne, katilden beterdir. Azerbaycan ve Türkiye’yi birbirine karşı kullanmak isteyenlere verilecek en güçlü cevap; akıl, feraset ve sarsılmaz kardeşliktir. Bizi birbirimize karşı kullanamayanlar, bizi kullanarak güç devşiremezler. 🇦🇿🇹🇷
Fitne, katilden beterdir, derler. İşte yine o fitnenin içindeyiz. Azerbaycan ve Türkiye; Sünni ya da Şii, laik ya da muhafazakâr… Bu fitneden öyle bir güçlenmiş kardeşlik, akıl, muhakeme ve çözüm çıkarmalıyız ki; Fitneyi salanlar da fitnenin oyuncağı olanlar da, meseleye menfaatleri üzerinden bakanlar da, bir daha buna tevessül edemesinler. Çünkü konu sadece inanç özgürlüğü değil. Mesele, teolojik tartışmaların çok ötesinde. Bu bir egemenlik meselesi; kardeşliğin parçalanması meselesi… Bu bir ideolojik sızma, jeopolitik aparat ve sosyolojik hassasiyetlerin, inançların ve travmaların bir vekil güç olarak kullanıldığı gelişmiş bir hibrit savaş yöntemi. Çözüm, birbirimize karşı bilenmek değil; birbirimize karşı kullanılmayı imkânsızlaştıracak bir akıl, dayanışma ve ortak irade inşa etmektir. Fitneye karşı en büyük cevap, kardeşliği güçlendirmektir. 🇦🇿🇹🇷
151
98
5
695
17,348
Fitne, katilden beterdir, derler. İşte yine o fitnenin içindeyiz. Azerbaycan ve Türkiye; Sünni ya da Şii, laik ya da muhafazakâr… Bu fitneden öyle bir güçlenmiş kardeşlik, akıl, muhakeme ve çözüm çıkarmalıyız ki; Fitneyi salanlar da fitnenin oyuncağı olanlar da, meseleye menfaatleri üzerinden bakanlar da, bir daha buna tevessül edemesinler. Çünkü konu sadece inanç özgürlüğü değil. Mesele, teolojik tartışmaların çok ötesinde. Bu bir egemenlik meselesi; kardeşliğin parçalanması meselesi… Bu bir ideolojik sızma, jeopolitik aparat ve sosyolojik hassasiyetlerin, inançların ve travmaların bir vekil güç olarak kullanıldığı gelişmiş bir hibrit savaş yöntemi. Çözüm, birbirimize karşı bilenmek değil; birbirimize karşı kullanılmayı imkânsızlaştıracak bir akıl, dayanışma ve ortak irade inşa etmektir. Fitneye karşı en büyük cevap, kardeşliği güçlendirmektir. 🇦🇿🇹🇷
328
138
34
909
109,553
Abdullah Ağar retweeted
Farkında mısınız bilmem; Azerbaycan, Türkiye, Türk ve İslam Dünyası, hatta bütün insanlık çok derin bir tehditle karşı karşıya. İslam’danmış gibi görünen, ama İslam olmayan akımlar… Ve onlara karşı yapılan hatalar… Bu, yalnızca İslam Dünyasının ayağına bağ vurmuyor, onu istikrarsızlaştırmıyor; İslam’ın vizyonunu, insanlığın geleceğini ve umudunu da yok ediyor. VE SON PERDE: Karabağ’da zafer cephede kazanıldı. Peki ya cephe gerisinde? Din üzerinden insan; Mezhep üzerinden toplum; İdeoloji üzerinden devlet; Dış nüfuz üzerinden millî irade hedef alınıyorsa… Mesele yalnızca din ve inanç özgürlüğü değil; din ve inanç özgürlüğü kisvesi altında millî egemenliğin hedef alınmasıdır. Hassas olan durum budur. Azerbaycan’ın da Türkiye’nin de en büyük gücü, kendi iradesiyle ayakta kalabilmesidir. Sonuçta toprağı savunmak yetmez; o toprağın insanını, aidiyetini ve geleceğini de korumak gerekir. Bütün mesele, güvenlik-özgürlük-inanç dengesini doğru kurabilmektir. Abdullah Ağar
AZERBAYCAN’IN KARŞI KARŞIYA OLDUĞU ÇOK YÖNLÜ İDEOLOJİK-TEOPOLİTİK-SİYASİ ORTAM VE TEHDİTLER Çoğu kişi bilmez. Ben de gördüğüm kadarıyla dikkat çekeyim. Azerbaycan’ın; * Özellikle kuzey kesimlerindeki Sünni Türklere ve Azerbaycan vatandaşı diğer Kafkas halklarına yönelik, Ortadoğu menşeli Selefi, tekfirci ve Vahhabi akımlar üzerinden gelişen ciddi bir etki ve eleman kazanma, angaje etme tehdidi var. Üstelik bu yapıların oluşumu ve güçlenmesi için çok büyük fonlar ve kaynaklar harcanıyor. * Yaklaşık 100 yıl Komünizmin etkisi altında kalmış ve inanç yaklaşımları da bu süreçten etkilenmiş günümüzün Şii-Laik Şii Azerbaycan toplumu üzerinde İran merkezli Şii siyasal İslamcı akımlar nüfuz kurmaya çalışıyor. İnsan kazanmaya, taban oluşturmaya ve İran lehine etki alanlarını genişletmeye çalışıyorlar. * Azerbaycan ile Türkiye arasındaki yakınlığı fırsat bilen Türkiye’de faaliyet gösteren bazı cemaat, tarikat ve ideolojik İslamcı yapılar da Azerbaycan’da alan, nüfuz ve güç elde etmeye çalışıyor. Geçmişte FETÖ’nün Azerbaycan’da yaptıkları, bunun ne anlama gelebileceğini gösteren önemli bir örnek. * Bir başka dikkat çekici alan, Gürcistan’da yaşayan Sünni Azerbaycan Türkleri. Geçmişte Kerkük-Tazehurmatu hattında Alevi-Bektaşi Türkmenlerin İran yaklaşımı çerçevesinde Şiileştirilmesi ve yakın dönemde Musul dâhil bütün Türkmen havzasının, Haşdi Şabi üzerinden, Sünni-Şii ayrımı gözetilmeksizin İran merkezli bir vekil güce, bir proxy unsura dönüştürülmesiyle benzerlik taşıyan bir süreç söz konusu. Gürcistan’da yaşayan Sünni Azerbaycan Türklerine İran tarafından el atılması; İran tabanlı Şiileştirme faaliyetleri dâhil, bu toplulukların eleman kazanma ve örgütsel nüfuz süreçlerine dâhil edilmesi ayrıca incelenmeli. Bu süreçlerin devlet, istihbarat ve örgütsel bağlantılarıyla siyasi sonuçlarının araştırılması son derece önemli. * Bir başka boyut da Azerbaycan’ın Yahudi mirası ve İsrail’le ilişkileri. Tarihteki Hazar Türk Devleti’nin yönetici elitinin bir bölümünün tarihsel süreçte Yahudiliği kabul etmesi, Azerbaycan’daki Dağ Yahudilerinin köklü varlığı, Kırmızı Kasaba ve İsrail’de yaşayan Azerbaycan kökenli Yahudiler, bu ilişkinin tarihsel ve toplumsal boyutlarını oluşturuyor. Azerbaycan-İsrail ilişkilerinin kaynak kodlarını anlamak için tarih, kimlik, diaspora, güvenlik ve jeopolitik çıkarların birlikte değerlendirilmesi önemli. Bu ilişkiyi yalnızca görünen üzerinden okumak da yalnızca güncel stratejik çıkarlara indirgemek de eksik kalır. * Ve ilginç bir alan daha: Zerdüştlük-Ateşperestlik. Bakü yakınlarındaki Ateşgah, Zerdüştlük tarihi açısından dünyanın önemli ziyaret merkezlerinden biri. Abşeron Yarımadası’ndaki Surahanı yerleşiminde bulunan bu tapınak-ateşgâhta, Zerdüştlük tarihinin önemli izleri bulunuyor. Burası çok eski bir geçmişe sahip olmakla birlikte, özellikle 17. ve 18. yüzyıllarda bugünkü tarihsel kimliğiyle şekillenmiş ve özellikle Hindistan’dan gelen Hindu ve Sih toplulukları burayı ibadet yeri olarak kullanmıştır. // Bütün bu teolojik, teopolitik ve güvenlik ortamında farkında mısınız, bilmem; Azerbaycan halkı ve devleti çok yönlü bir ideolojik-teopolitik-siyasi nüfuz mücadelesiyle karşı karşıya. Mesele ise yalnızca din değil; din üzerinden insan, toplum ve aidiyet kazanmak, nihayetinde siyasi nüfuz elde etmek. Karabağ’da askerî zafer kazanıldı. Ancak cephede kazanılan zaferin kalıcı bir stratejik kazanıma dönüşmesi, toplumun aidiyet dünyasının ve devletin karar alma iradesinin de korunmasına bağlı. BM’de yaşanan son olayın ve Azerbaycan okullarındaki kıyafet düzenlemesinin köpürtülmesinin de bu çerçeveyle birlikte yeniden düşünülmesi ve ele alınması gerektiğini düşünüyorum. DİNÎ NÜFUZ, SİYASİ ÖRGÜTLENME VE MİLLÎ EGEMENLİK Bir devlet için dinî faaliyet, tek başına genellikle bir tehdit değildir. Ancak dinî ağlar; dış finansman, örgütsel talimat, siyasi mobilizasyon ve istihbarat ilişkileriyle birleştiğinde mesele değişir. Bir başka tehlike ise Şiiliğin, Sünniliğin, laikliğin ve farklı dinî yorumların birbirine rakip kimliklere dönüştürülmesi; Azerbaycanlı aidiyetinin parçalanması ve toplumla devletin karşı karşıya getirilmesidir. Üstelik burada mesele Azerbaycan’ın sınırlarıyla sınırlı değil. Gürcistan’da ve bölgenin diğer kesimlerinde yaşayan Azerbaycan Türklerinin de kültürel, dinî ve siyasi nüfuz mücadelelerinin bir parçası hâline getirilmek istendiği görülüyor. Sonuçta bütüncül resme baktığımızda, yalnızca laiklik ile dinî özgürlük arasındaki dengeyi değil, güvenlik ve jeopolitik hassasiyetleri de öne çıkarmak gerekiyor. BENİM ÇÖZÜMÜM… Yıllar boyunca Ortadoğu’da, Balkanlar’da ve Kafkaslar’da edindiğim tecrübelerden çıkardığım sonuç şu: Dini, dindarı, devleti ve gücü istismar eden yapılarla mücadele ederken yalnızca devletin gücünü değil, dinin değerlerini de ortaya koymak gerekiyor. İslam içine ekilmiş ruhbanlık anlayışlarıyla; şirk unsurları ve yöntemleriyle; siyasal, ideolojik, mezhepsel, meşrepsel, tarihsel ve bölgesel istismar mekanizmalarıyla ancak akla, bilime, vicdana, adalete, gerçekliğe ve insan haklarına dayalı gerçek İslam üzerinden mücadele edilebilir. Yoksa din yozlaşır, parçalanır, şirkin ve şeytanın eline düşer, mezhep fitnesinde olduğu gibi düşmanlık ve dış manipülasyon fırsat alanları gelişir, devletle toplum arasında kırılmalar yaşanır ve istismar edilebilecek alanlar oluşur. Bu mücadele, güçlü bir devlet aklı ve derin bir teolojik birikim gerektirir. Osmanlı’nın çöküşü ve Cumhuriyet dönemi Türkiye’de yaşananlar, bu açıdan büyük ibretlerle doludur. Devlet aklıyla dinî-teolojik birikim buluşmadığında, istismarın açtığı alanları yalnızca güvenlik tedbirleriyle kapatmaya çalışmak büyük riskleri de beraberinde getirir. Azerbaycan’ın meselesi yalnızca sınırlarını korumak değil; millî kimliğini, toplumsal bütünlüğünü, dinî özgürlüklerini ve bağımsız karar alma iradesini de korumaktır. Bir ülkenin egemenliği, yalnızca toprağına hükmetmesi değil; toplumunun aidiyetini, iç barışını, devlet-millet birlikteliğini, inanç-devlet ve ideoloji uyumunu, ortak hedefe yönelimini ve bütün bunlarla birlikte geleceğine kendi iradesiyle yön verebilme gücünü de korumasıdır. “Çünkü Türkler için devlet, yalnızca dünya için değil; Allah’a ve mahşere karşı sorumluluk bilinciyle de vardır.” Pratik çözümü de; - Dini-dindarı-devleti ve gücü istismar eden, İslam’dan görünen ama İslam’la ilgisi olmayan her türlü siyasi-ideolojik-ılımlı-radikal-mezhebi-meşrebi yapının bilgi-bilinç ve güçle engellenmesi; - İnsanlara gerçek İslam’ın iman-akıl-vicdan-bilim-adalet-ahlak ve gerçeklik olduğunun öğretilmesi; - Kutsal kitabımız Kur’an’ın anlayabileceği bir dilde mutlaka okutulması, - İsteyenin özgür iradesiyle başını örtmesi-örtmemesi ve devletin de bunu himaye etmesinden geçer. Ve ilginç bir şekilde Türkiye-Azerbaycan stratejik yakınlığı da bu bütünlüğün temel dayanaklarından biridir. Zaten hedef alınanlardan biri, belki de en önemlisi, budur. Bu sadece Azerbaycan için değil, bütün Türkiye ve İslam Dünyası için geçerlidir. Yoksa halimiz ortada. Bu kadim fitne, şimdi Azerbaycan-Türkiye arasında geziyor. Ve doğru okunan bir Türkiye, yalnızca Azerbaycan için değil, bütün Türkistan için de tarihî tecrübeleriyle büyük bir derstir. Saygılarımla Abdullah Ağar 12 Ekim 2026
52
69
3
463
52,002
Uluslararası stratejist ve güvenlik konularında uzman isim @abdullahagar2 'dan çarpıcı bir analiz ve uyarı: "Azerbaycan’ın Karşı Karşıya Olduğu Çok Yönlü İdeolojik-Teopolitik-Siyasi Ortam Ve Tehditler" turkiyegorus.com/azerbaycani…
Uluslararası stratejist ve güvenlik konularında uzman isim @abdullahagar2 'dan çarpıcı bir analiz ve uyarı: "Azerbaycan’ın Karşı Karşıya Olduğu Çok Yönlü İdeolojik-Teopolitik-Siyasi Ortam Ve Tehditler" turkiyegorus.com/azerbaycani…
3
6
1
59
8,842
🚨🇦🇿🇹🇷 *"Bu qədim fitnə indi Azərbaycanla Türkiyə arasında dolaşır" - Abdullah Ağarın yazısı* ⚠️ Azərbaycanla Türkiyə arasındakı münasibətlərə təsir edə biləcək təhlükəli meyillər barədə diqqətçəkən yazı. 🖋️ Abdullah Ağar iki qardaş ölkə arasında hansı məsələyə diqqət çəkir? 🔎 Tarixdən gələn hansı fitnənin yenidən gündəmə gəldiyi iddia olunur? 🇦🇿🇹🇷 Bu proses Azərbaycan–Türkiyə münasibətləri üçün hansı riskləri yarada bilər? 📌 *Abdullah Ağarın təhlili və yazının bütün detalları:* musavat.com/news/bu-qedim-fi…
19
28
1
175
15,744
Farkında mısınız bilmem; Azerbaycan, Türkiye, Türk ve İslam Dünyası, hatta bütün insanlık çok derin bir tehditle karşı karşıya. İslam’danmış gibi görünen, ama İslam olmayan akımlar… Ve onlara karşı yapılan hatalar… Bu, yalnızca İslam Dünyasının ayağına bağ vurmuyor, onu istikrarsızlaştırmıyor; İslam’ın vizyonunu, insanlığın geleceğini ve umudunu da yok ediyor. VE SON PERDE: Karabağ’da zafer cephede kazanıldı. Peki ya cephe gerisinde? Din üzerinden insan; Mezhep üzerinden toplum; İdeoloji üzerinden devlet; Dış nüfuz üzerinden millî irade hedef alınıyorsa… Mesele yalnızca din ve inanç özgürlüğü değil; din ve inanç özgürlüğü kisvesi altında millî egemenliğin hedef alınmasıdır. Hassas olan durum budur. Azerbaycan’ın da Türkiye’nin de en büyük gücü, kendi iradesiyle ayakta kalabilmesidir. Sonuçta toprağı savunmak yetmez; o toprağın insanını, aidiyetini ve geleceğini de korumak gerekir. Bütün mesele, güvenlik-özgürlük-inanç dengesini doğru kurabilmektir. Abdullah Ağar
AZERBAYCAN’IN KARŞI KARŞIYA OLDUĞU ÇOK YÖNLÜ İDEOLOJİK-TEOPOLİTİK-SİYASİ ORTAM VE TEHDİTLER Çoğu kişi bilmez. Ben de gördüğüm kadarıyla dikkat çekeyim. Azerbaycan’ın; * Özellikle kuzey kesimlerindeki Sünni Türklere ve Azerbaycan vatandaşı diğer Kafkas halklarına yönelik, Ortadoğu menşeli Selefi, tekfirci ve Vahhabi akımlar üzerinden gelişen ciddi bir etki ve eleman kazanma, angaje etme tehdidi var. Üstelik bu yapıların oluşumu ve güçlenmesi için çok büyük fonlar ve kaynaklar harcanıyor. * Yaklaşık 100 yıl Komünizmin etkisi altında kalmış ve inanç yaklaşımları da bu süreçten etkilenmiş günümüzün Şii-Laik Şii Azerbaycan toplumu üzerinde İran merkezli Şii siyasal İslamcı akımlar nüfuz kurmaya çalışıyor. İnsan kazanmaya, taban oluşturmaya ve İran lehine etki alanlarını genişletmeye çalışıyorlar. * Azerbaycan ile Türkiye arasındaki yakınlığı fırsat bilen Türkiye’de faaliyet gösteren bazı cemaat, tarikat ve ideolojik İslamcı yapılar da Azerbaycan’da alan, nüfuz ve güç elde etmeye çalışıyor. Geçmişte FETÖ’nün Azerbaycan’da yaptıkları, bunun ne anlama gelebileceğini gösteren önemli bir örnek. * Bir başka dikkat çekici alan, Gürcistan’da yaşayan Sünni Azerbaycan Türkleri. Geçmişte Kerkük-Tazehurmatu hattında Alevi-Bektaşi Türkmenlerin İran yaklaşımı çerçevesinde Şiileştirilmesi ve yakın dönemde Musul dâhil bütün Türkmen havzasının, Haşdi Şabi üzerinden, Sünni-Şii ayrımı gözetilmeksizin İran merkezli bir vekil güce, bir proxy unsura dönüştürülmesiyle benzerlik taşıyan bir süreç söz konusu. Gürcistan’da yaşayan Sünni Azerbaycan Türklerine İran tarafından el atılması; İran tabanlı Şiileştirme faaliyetleri dâhil, bu toplulukların eleman kazanma ve örgütsel nüfuz süreçlerine dâhil edilmesi ayrıca incelenmeli. Bu süreçlerin devlet, istihbarat ve örgütsel bağlantılarıyla siyasi sonuçlarının araştırılması son derece önemli. * Bir başka boyut da Azerbaycan’ın Yahudi mirası ve İsrail’le ilişkileri. Tarihteki Hazar Türk Devleti’nin yönetici elitinin bir bölümünün tarihsel süreçte Yahudiliği kabul etmesi, Azerbaycan’daki Dağ Yahudilerinin köklü varlığı, Kırmızı Kasaba ve İsrail’de yaşayan Azerbaycan kökenli Yahudiler, bu ilişkinin tarihsel ve toplumsal boyutlarını oluşturuyor. Azerbaycan-İsrail ilişkilerinin kaynak kodlarını anlamak için tarih, kimlik, diaspora, güvenlik ve jeopolitik çıkarların birlikte değerlendirilmesi önemli. Bu ilişkiyi yalnızca görünen üzerinden okumak da yalnızca güncel stratejik çıkarlara indirgemek de eksik kalır. * Ve ilginç bir alan daha: Zerdüştlük-Ateşperestlik. Bakü yakınlarındaki Ateşgah, Zerdüştlük tarihi açısından dünyanın önemli ziyaret merkezlerinden biri. Abşeron Yarımadası’ndaki Surahanı yerleşiminde bulunan bu tapınak-ateşgâhta, Zerdüştlük tarihinin önemli izleri bulunuyor. Burası çok eski bir geçmişe sahip olmakla birlikte, özellikle 17. ve 18. yüzyıllarda bugünkü tarihsel kimliğiyle şekillenmiş ve özellikle Hindistan’dan gelen Hindu ve Sih toplulukları burayı ibadet yeri olarak kullanmıştır. // Bütün bu teolojik, teopolitik ve güvenlik ortamında farkında mısınız, bilmem; Azerbaycan halkı ve devleti çok yönlü bir ideolojik-teopolitik-siyasi nüfuz mücadelesiyle karşı karşıya. Mesele ise yalnızca din değil; din üzerinden insan, toplum ve aidiyet kazanmak, nihayetinde siyasi nüfuz elde etmek. Karabağ’da askerî zafer kazanıldı. Ancak cephede kazanılan zaferin kalıcı bir stratejik kazanıma dönüşmesi, toplumun aidiyet dünyasının ve devletin karar alma iradesinin de korunmasına bağlı. BM’de yaşanan son olayın ve Azerbaycan okullarındaki kıyafet düzenlemesinin köpürtülmesinin de bu çerçeveyle birlikte yeniden düşünülmesi ve ele alınması gerektiğini düşünüyorum. DİNÎ NÜFUZ, SİYASİ ÖRGÜTLENME VE MİLLÎ EGEMENLİK Bir devlet için dinî faaliyet, tek başına genellikle bir tehdit değildir. Ancak dinî ağlar; dış finansman, örgütsel talimat, siyasi mobilizasyon ve istihbarat ilişkileriyle birleştiğinde mesele değişir. Bir başka tehlike ise Şiiliğin, Sünniliğin, laikliğin ve farklı dinî yorumların birbirine rakip kimliklere dönüştürülmesi; Azerbaycanlı aidiyetinin parçalanması ve toplumla devletin karşı karşıya getirilmesidir. Üstelik burada mesele Azerbaycan’ın sınırlarıyla sınırlı değil. Gürcistan’da ve bölgenin diğer kesimlerinde yaşayan Azerbaycan Türklerinin de kültürel, dinî ve siyasi nüfuz mücadelelerinin bir parçası hâline getirilmek istendiği görülüyor. Sonuçta bütüncül resme baktığımızda, yalnızca laiklik ile dinî özgürlük arasındaki dengeyi değil, güvenlik ve jeopolitik hassasiyetleri de öne çıkarmak gerekiyor. BENİM ÇÖZÜMÜM… Yıllar boyunca Ortadoğu’da, Balkanlar’da ve Kafkaslar’da edindiğim tecrübelerden çıkardığım sonuç şu: Dini, dindarı, devleti ve gücü istismar eden yapılarla mücadele ederken yalnızca devletin gücünü değil, dinin değerlerini de ortaya koymak gerekiyor. İslam içine ekilmiş ruhbanlık anlayışlarıyla; şirk unsurları ve yöntemleriyle; siyasal, ideolojik, mezhepsel, meşrepsel, tarihsel ve bölgesel istismar mekanizmalarıyla ancak akla, bilime, vicdana, adalete, gerçekliğe ve insan haklarına dayalı gerçek İslam üzerinden mücadele edilebilir. Yoksa din yozlaşır, parçalanır, şirkin ve şeytanın eline düşer, mezhep fitnesinde olduğu gibi düşmanlık ve dış manipülasyon fırsat alanları gelişir, devletle toplum arasında kırılmalar yaşanır ve istismar edilebilecek alanlar oluşur. Bu mücadele, güçlü bir devlet aklı ve derin bir teolojik birikim gerektirir. Osmanlı’nın çöküşü ve Cumhuriyet dönemi Türkiye’de yaşananlar, bu açıdan büyük ibretlerle doludur. Devlet aklıyla dinî-teolojik birikim buluşmadığında, istismarın açtığı alanları yalnızca güvenlik tedbirleriyle kapatmaya çalışmak büyük riskleri de beraberinde getirir. Azerbaycan’ın meselesi yalnızca sınırlarını korumak değil; millî kimliğini, toplumsal bütünlüğünü, dinî özgürlüklerini ve bağımsız karar alma iradesini de korumaktır. Bir ülkenin egemenliği, yalnızca toprağına hükmetmesi değil; toplumunun aidiyetini, iç barışını, devlet-millet birlikteliğini, inanç-devlet ve ideoloji uyumunu, ortak hedefe yönelimini ve bütün bunlarla birlikte geleceğine kendi iradesiyle yön verebilme gücünü de korumasıdır. “Çünkü Türkler için devlet, yalnızca dünya için değil; Allah’a ve mahşere karşı sorumluluk bilinciyle de vardır.” Pratik çözümü de; - Dini-dindarı-devleti ve gücü istismar eden, İslam’dan görünen ama İslam’la ilgisi olmayan her türlü siyasi-ideolojik-ılımlı-radikal-mezhebi-meşrebi yapının bilgi-bilinç ve güçle engellenmesi; - İnsanlara gerçek İslam’ın iman-akıl-vicdan-bilim-adalet-ahlak ve gerçeklik olduğunun öğretilmesi; - Kutsal kitabımız Kur’an’ın anlayabileceği bir dilde mutlaka okutulması, - İsteyenin özgür iradesiyle başını örtmesi-örtmemesi ve devletin de bunu himaye etmesinden geçer. Ve ilginç bir şekilde Türkiye-Azerbaycan stratejik yakınlığı da bu bütünlüğün temel dayanaklarından biridir. Zaten hedef alınanlardan biri, belki de en önemlisi, budur. Bu sadece Azerbaycan için değil, bütün Türkiye ve İslam Dünyası için geçerlidir. Yoksa halimiz ortada. Bu kadim fitne, şimdi Azerbaycan-Türkiye arasında geziyor. Ve doğru okunan bir Türkiye, yalnızca Azerbaycan için değil, bütün Türkistan için de tarihî tecrübeleriyle büyük bir derstir. Saygılarımla Abdullah Ağar 12 Ekim 2026
52
69
3
463
52,002
AZERBAYCAN’IN KARŞI KARŞIYA OLDUĞU ÇOK YÖNLÜ İDEOLOJİK-TEOPOLİTİK-SİYASİ ORTAM VE TEHDİTLER Çoğu kişi bilmez. Ben de gördüğüm kadarıyla dikkat çekeyim. Azerbaycan’ın; * Özellikle kuzey kesimlerindeki Sünni Türklere ve Azerbaycan vatandaşı diğer Kafkas halklarına yönelik, Ortadoğu menşeli Selefi, tekfirci ve Vahhabi akımlar üzerinden gelişen ciddi bir etki ve eleman kazanma, angaje etme tehdidi var. Üstelik bu yapıların oluşumu ve güçlenmesi için çok büyük fonlar ve kaynaklar harcanıyor. * Yaklaşık 100 yıl Komünizmin etkisi altında kalmış ve inanç yaklaşımları da bu süreçten etkilenmiş günümüzün Şii-Laik Şii Azerbaycan toplumu üzerinde İran merkezli Şii siyasal İslamcı akımlar nüfuz kurmaya çalışıyor. İnsan kazanmaya, taban oluşturmaya ve İran lehine etki alanlarını genişletmeye çalışıyorlar. * Azerbaycan ile Türkiye arasındaki yakınlığı fırsat bilen Türkiye’de faaliyet gösteren bazı cemaat, tarikat ve ideolojik İslamcı yapılar da Azerbaycan’da alan, nüfuz ve güç elde etmeye çalışıyor. Geçmişte FETÖ’nün Azerbaycan’da yaptıkları, bunun ne anlama gelebileceğini gösteren önemli bir örnek. * Bir başka dikkat çekici alan, Gürcistan’da yaşayan Sünni Azerbaycan Türkleri. Geçmişte Kerkük-Tazehurmatu hattında Alevi-Bektaşi Türkmenlerin İran yaklaşımı çerçevesinde Şiileştirilmesi ve yakın dönemde Musul dâhil bütün Türkmen havzasının, Haşdi Şabi üzerinden, Sünni-Şii ayrımı gözetilmeksizin İran merkezli bir vekil güce, bir proxy unsura dönüştürülmesiyle benzerlik taşıyan bir süreç söz konusu. Gürcistan’da yaşayan Sünni Azerbaycan Türklerine İran tarafından el atılması; İran tabanlı Şiileştirme faaliyetleri dâhil, bu toplulukların eleman kazanma ve örgütsel nüfuz süreçlerine dâhil edilmesi ayrıca incelenmeli. Bu süreçlerin devlet, istihbarat ve örgütsel bağlantılarıyla siyasi sonuçlarının araştırılması son derece önemli. * Bir başka boyut da Azerbaycan’ın Yahudi mirası ve İsrail’le ilişkileri. Tarihteki Hazar Türk Devleti’nin yönetici elitinin bir bölümünün tarihsel süreçte Yahudiliği kabul etmesi, Azerbaycan’daki Dağ Yahudilerinin köklü varlığı, Kırmızı Kasaba ve İsrail’de yaşayan Azerbaycan kökenli Yahudiler, bu ilişkinin tarihsel ve toplumsal boyutlarını oluşturuyor. Azerbaycan-İsrail ilişkilerinin kaynak kodlarını anlamak için tarih, kimlik, diaspora, güvenlik ve jeopolitik çıkarların birlikte değerlendirilmesi önemli. Bu ilişkiyi yalnızca görünen üzerinden okumak da yalnızca güncel stratejik çıkarlara indirgemek de eksik kalır. * Ve ilginç bir alan daha: Zerdüştlük-Ateşperestlik. Bakü yakınlarındaki Ateşgah, Zerdüştlük tarihi açısından dünyanın önemli ziyaret merkezlerinden biri. Abşeron Yarımadası’ndaki Surahanı yerleşiminde bulunan bu tapınak-ateşgâhta, Zerdüştlük tarihinin önemli izleri bulunuyor. Burası çok eski bir geçmişe sahip olmakla birlikte, özellikle 17. ve 18. yüzyıllarda bugünkü tarihsel kimliğiyle şekillenmiş ve özellikle Hindistan’dan gelen Hindu ve Sih toplulukları burayı ibadet yeri olarak kullanmıştır. // Bütün bu teolojik, teopolitik ve güvenlik ortamında farkında mısınız, bilmem; Azerbaycan halkı ve devleti çok yönlü bir ideolojik-teopolitik-siyasi nüfuz mücadelesiyle karşı karşıya. Mesele ise yalnızca din değil; din üzerinden insan, toplum ve aidiyet kazanmak, nihayetinde siyasi nüfuz elde etmek. Karabağ’da askerî zafer kazanıldı. Ancak cephede kazanılan zaferin kalıcı bir stratejik kazanıma dönüşmesi, toplumun aidiyet dünyasının ve devletin karar alma iradesinin de korunmasına bağlı. BM’de yaşanan son olayın ve Azerbaycan okullarındaki kıyafet düzenlemesinin köpürtülmesinin de bu çerçeveyle birlikte yeniden düşünülmesi ve ele alınması gerektiğini düşünüyorum. DİNÎ NÜFUZ, SİYASİ ÖRGÜTLENME VE MİLLÎ EGEMENLİK Bir devlet için dinî faaliyet, tek başına genellikle bir tehdit değildir. Ancak dinî ağlar; dış finansman, örgütsel talimat, siyasi mobilizasyon ve istihbarat ilişkileriyle birleştiğinde mesele değişir. Bir başka tehlike ise Şiiliğin, Sünniliğin, laikliğin ve farklı dinî yorumların birbirine rakip kimliklere dönüştürülmesi; Azerbaycanlı aidiyetinin parçalanması ve toplumla devletin karşı karşıya getirilmesidir. Üstelik burada mesele Azerbaycan’ın sınırlarıyla sınırlı değil. Gürcistan’da ve bölgenin diğer kesimlerinde yaşayan Azerbaycan Türklerinin de kültürel, dinî ve siyasi nüfuz mücadelelerinin bir parçası hâline getirilmek istendiği görülüyor. Sonuçta bütüncül resme baktığımızda, yalnızca laiklik ile dinî özgürlük arasındaki dengeyi değil, güvenlik ve jeopolitik hassasiyetleri de öne çıkarmak gerekiyor. BENİM ÇÖZÜMÜM… Yıllar boyunca Ortadoğu’da, Balkanlar’da ve Kafkaslar’da edindiğim tecrübelerden çıkardığım sonuç şu: Dini, dindarı, devleti ve gücü istismar eden yapılarla mücadele ederken yalnızca devletin gücünü değil, dinin değerlerini de ortaya koymak gerekiyor. İslam içine ekilmiş ruhbanlık anlayışlarıyla; şirk unsurları ve yöntemleriyle; siyasal, ideolojik, mezhepsel, meşrepsel, tarihsel ve bölgesel istismar mekanizmalarıyla ancak akla, bilime, vicdana, adalete, gerçekliğe ve insan haklarına dayalı gerçek İslam üzerinden mücadele edilebilir. Yoksa din yozlaşır, parçalanır, şirkin ve şeytanın eline düşer, mezhep fitnesinde olduğu gibi düşmanlık ve dış manipülasyon fırsat alanları gelişir, devletle toplum arasında kırılmalar yaşanır ve istismar edilebilecek alanlar oluşur. Bu mücadele, güçlü bir devlet aklı ve derin bir teolojik birikim gerektirir. Osmanlı’nın çöküşü ve Cumhuriyet dönemi Türkiye’de yaşananlar, bu açıdan büyük ibretlerle doludur. Devlet aklıyla dinî-teolojik birikim buluşmadığında, istismarın açtığı alanları yalnızca güvenlik tedbirleriyle kapatmaya çalışmak büyük riskleri de beraberinde getirir. Azerbaycan’ın meselesi yalnızca sınırlarını korumak değil; millî kimliğini, toplumsal bütünlüğünü, dinî özgürlüklerini ve bağımsız karar alma iradesini de korumaktır. Bir ülkenin egemenliği, yalnızca toprağına hükmetmesi değil; toplumunun aidiyetini, iç barışını, devlet-millet birlikteliğini, inanç-devlet ve ideoloji uyumunu, ortak hedefe yönelimini ve bütün bunlarla birlikte geleceğine kendi iradesiyle yön verebilme gücünü de korumasıdır. “Çünkü Türkler için devlet, yalnızca dünya için değil; Allah’a ve mahşere karşı sorumluluk bilinciyle de vardır.” Pratik çözümü de; - Dini-dindarı-devleti ve gücü istismar eden, İslam’dan görünen ama İslam’la ilgisi olmayan her türlü siyasi-ideolojik-ılımlı-radikal-mezhebi-meşrebi yapının bilgi-bilinç ve güçle engellenmesi; - İnsanlara gerçek İslam’ın iman-akıl-vicdan-bilim-adalet-ahlak ve gerçeklik olduğunun öğretilmesi; - Kutsal kitabımız Kur’an’ın anlayabileceği bir dilde mutlaka okutulması, - İsteyenin özgür iradesiyle başını örtmesi-örtmemesi ve devletin de bunu himaye etmesinden geçer. Ve ilginç bir şekilde Türkiye-Azerbaycan stratejik yakınlığı da bu bütünlüğün temel dayanaklarından biridir. Zaten hedef alınanlardan biri, belki de en önemlisi, budur. Bu sadece Azerbaycan için değil, bütün Türkiye ve İslam Dünyası için geçerlidir. Yoksa halimiz ortada. Bu kadim fitne, şimdi Azerbaycan-Türkiye arasında geziyor. Ve doğru okunan bir Türkiye, yalnızca Azerbaycan için değil, bütün Türkistan için de tarihî tecrübeleriyle büyük bir derstir. Saygılarımla Abdullah Ağar 12 Ekim 2026
87
111
11
745
169,243
Abdullah Ağar retweeted
Sen nasıl yabancı olabilirsin tatlı kızım? Sen sadece kanda değil; yaradılışta, insanlıkta, canda, arzda ve vatandaşlıkta bizim öz be öz kızımızsın. Benim kızım; Bilge ablan da senin gibi. Gözleri çekik çekik, aynı babaannesi gibi. O da Peçenek Türk’ü. Büke kolu. O çok çalıştı. Doktor oldu. Sen de çok çalış. Sen de insanlığa yararlı bir Türk ol. Çünkü Türk’e çok çalışmak yakışır. “Ne mutlu Türk’üm diyene!” “Ne mutlu bütün insanlığı kardeş bilene!”
89
476
15
3,536
60,943
Sen nasıl yabancı olabilirsin tatlı kızım? Sen sadece kanda değil; yaradılışta, insanlıkta, canda, arzda ve vatandaşlıkta bizim öz be öz kızımızsın. Benim kızım; Bilge ablan da senin gibi. Gözleri çekik çekik, aynı babaannesi gibi. O da Peçenek Türk’ü. Büke kolu. O çok çalıştı. Doktor oldu. Sen de çok çalış. Sen de insanlığa yararlı bir Türk ol. Çünkü Türk’e çok çalışmak yakışır. “Ne mutlu Türk’üm diyene!” “Ne mutlu bütün insanlığı kardeş bilene!”
89
476
15
3,536
60,943