Yapay zeka, uzay hızı.| Evrenin sırları ve dijital geleceğin en net haber kaynağı. | Bilginin yeni yörüngesi. https://xitter.cf/t.co/zVMS5ALekX

Gaziantep,
Joined February 2014
Bugün kendini bulmaya çalışan şey, 13,8 milyar yıl önce başlayan bir sürecin ucu Bir saniye dur ve şunu düşün. Kafanın içinde şu an bir ses konuşuyor ve sen onu "ben" sanıyorsun. Peki o sesi kim dinliyor? Düşünen sen misin yoksa düşünceyi izleyen mi. İşte bütün mesele burada başlıyor Uzaya bak mesela. Güneş ışığı sana 8 dakika önceki halinden ulaşıyor. Yani gördüğün hiçbir şey şu an değil. En yakın insanın bile yüzünü saniyenin çok küçük bir gecikmesiyle görüyorsun. Beynin bu boşluğu kendi tahminiyle dolduruyor ve sen buna gerçek diyorsun Kuantum tarafında da tuhaf bir şey var. Parçacıklar ölçülene kadar tek bir durumda değil. Bunu bilinçle karıştırmayalım bilim henüz öyle demiyor ama bir benzetme olarak çok güçlü. Sen de bir seçim yapmadan önce yüzlerce ihtimalsin. Karar verdiğin an biri kalıyor gerisi siliniyor. Hayatın aslında vazgeçtiğin ihtimallerin üstüne kurulu Psikoloji de aynı yere çıkıyor. İnsanlar çoğu zaman düşünerek değil alışkanlıkla yaşıyor. Aynı saatte aynı telefonu eline alıyor aynı kaygıyı yeniden üretiyor. Çünkü beyin bilinmeyeni tehdit tanıdığı ise güvenli sayıyor. Acı verse bile Ama şunu unutma. Vücudundaki her atom bir yıldızın içinde pişti. Evren seni tesadüfen değil, milyarlarca yıllık bir zincirin sonunda ortaya çıkardı. Sen kendini fark edebilen evrensin O zaman gelelim sonuca Bugün hangi eski alışkanlığı bırakıp, evrenin sana verdiği bu kısacık zamanı gerçekten yaşayacaksın
1
22
941
Şu an bu ekrana bakan şey, evrenin en karmaşık nesnesi İnsan beyni. Ve çoğu zaman kendi kendine yalan söylüyor. Bir düşün Beynin 86 milyar nöron taşıyor. Bu sayı, Samanyolu'ndaki yıldız sayısıyla aynı mertebede. Yani kafatasının içinde, kendi küçük galaksin dönüyor. Ama o galaksinin haritasını hiç çıkarmadın. Dış uzayı keşfetmek için milyarlarca dolar harcıyoruz, iç uzayı ise "boş ver" diyerek geçiyoruz. Şimdi sana bir şey söyleyeyim Anılarını sandığın gibi hatırlamıyorsun. Her hatırladığında beyin o anıyı yeniden yazıyor. Nörobilimde buna yeniden konsolidasyon deniyor. Yani geçmiş sabit bir kayıt değil, her seferinde biraz daha değişen bir hikâye. Seni bu kadar yaralayan o olayın bugünkü versiyonu, aslında yıllarca anlatılmış, yorumlanmış, bükülmüş bir kopya olabilir. Kuantum dünyası da bize benzer bir ders veriyor. Bir parçacığın tek bir "gerçek" konumu yok, olasılık dağılımı var. Bunu bilinçle karıştırmayalım, bilim bunu desteklemiyor. Ama bir metafor olarak şunu söyleyebiliriz: Sen de tek bir sabit kimlik değilsin, bir ihtimaller dağılımısın. "Ben böyleyim" dediğin her cümle, o dağılımı tek bir noktaya kilitliyor. "Ben hep başaramayan biriyim" demek, kendi dalga fonksiyonunu kendi elinle çökertmek. Ve uzay bunun en sert kanıtı: Karadelikler bile sonsuza kadar sürmüyor. Hawking radyasyonuyla yavaş yavaş buharlaşıyorlar. Evrendeki en yoğun, en karanlık, ışığı bile hapseden şey bile değişiyor. Sen hâlâ "değişemem" diyorsun. Yani bahane kalmadı. Atomların yıldızlardan geldi, beynin bir galaksi kadar karmaşık, geçmişin her gün yeniden yazılıyor ve evrendeki en karanlık nesne bile dönüşüyor. Sana sorum şu: Bugün hangi hikâyeyi yeniden yazacaksın?
2
24
1,028
Şu an okuduğun bu cümleyi, evrenin kendisi kendini okuyor. Vücudundaki atomların neredeyse tamamı ölmüş yıldızların içinde üretildi. Demirin kanında, kalsiyum kemiklerinde, karbon her hücrende. Sen yıldız tozundan yapılmış bir yapısın ve şu an kendi kökenini merak ediyorsun. Evren, 13,8 milyar yıl sonra aynaya bakmayı öğrendi. O ayna sensin. Şimdi daha rahatsız edici kısma gelelim. Beynin gerçeği görmüyor, gerçeği tahmin ediyor. Nörobilim bunu açıkça söylüyor: Algıladığın şeyin büyük kısmı dış dünyadan gelen veri değil, beyninin eski deneyimlerine dayanarak ürettiği bir simülasyon. Yani şu an yaşadığın hayat, kafatasının karanlığında çalışan bir film. Ve yönetmen, geçmişin. Kuantum fiziği ise bu tabloya bir soru işareti daha ekliyor. Atom altı dünyada parçacıklar, ölçülene kadar tek bir kesin duruma sahip değil, ihtimaller bulutu halinde. Bu "bilinç gerçeği yaratıyor" demek değil, bunu net söyleyelim. Ama şu metafor ürkütücü derecede güzel: Sen de bir karar vermeden önce binlerce ihtimalin içindesin. Seçtiğin anda biri gerçek oluyor, diğerleri kayboluyor. Her gün kim olmayacağına karar veriyorsun. Peki neden hâlâ aynı döngülerde dönüyorsun? Çünkü bilinçdışın, yani içindeki karanlık madde, hayatının %95'ini otomatik pilotta yönetiyor. Aynı tip insanlara çekiliyor, aynı kavgaları yaşıyor, aynı korkulardan kaçıyorsun. Çünkü bilinmeyen tehlikeli, tanıdık olan ise acı verse bile güvenli geliyor. Ama işte mucize burada: Evrendeki tek şey, kendi yasalarını fark edebilen bir bilinç. Sen o bilinçsin. Farkına vardığın her kalıp, kendi hayatının koduna yazdığın bir düzeltme. Karanlık madde görünmez ama yerçekimi yüzünden varlığını kanıtlıyor. Senin görünmez kalıpların da hayatındaki sonuçlarla kendini ele veriyor. 13,8 milyar yıllık bir kozmik hikâyenin sonunda ortaya çıkıp, hâlâ 15 yıl önce yaşadığın bir olayın esiri olmaya değer mi? Yıldızlar senin için patladı. Şimdi sıra sende.
8
2
64
2,717
Seni şu an sen yapan şeyin %95'ini göremiyorsun. Evrenin %95'i karanlık madde ve karanlık enerji, biz sadece %5'ini görüyoruz. Zihninde de durum aynı. Kararlarının, korkularının, ilişkilerindeki tekrarlayan döngülerin büyük kısmı farkındalığının dışında işliyor. Psikoloji, uzay ve kuantum farklı yollardan aynı kapıya çıkıyor. Gece gökyüzüne baktığında gördüğün yıldızların bir kısmı milyonlarca yıl önce sönmüş olabilir. Gördüğün şey "şimdi" değil, geçmişten gelen ışık. Zihnin de böyle çalışıyor: Bugünü, geçmişte aldığın yaraların filtresinden izliyorsun. Çoğu zaman karşındaki insana değil, eski bir hikâyeye tepki veriyorsun. Kuantum fiziğinde çift yarık deneyi, ölçüm yapmanın sonucu etkilediğini gösterir. Bu bilincin kuantumla çalıştığının kanıtı değil, ama çok güçlü bir metafor: Bir şeye bakmak, onunla etkileşime girmektir. Kendine "yetersizim" diye baktığında o yetersizliği inşa etmeye başlarsın. Kendine merakla baktığında ise yeni bir ihtimal doğar. Beynin saniyede milyonlarca veriyi işliyor ama sen bunun yalnızca küçücük bir kısmının farkındasın. Geri kalanı senin içindeki karanlık madde: Görünmüyor ama bütün hayatını çekim gücüyle yönlendiriyor. Hayatın, dışarıda olanlardan çok görmediğin yerlerle şekilleniyor. Teleskopla galaksilerin ucuna bakabilirsin ama kendi içine hiç bakmadıysan en büyük keşfi kaçırıyorsun. Evren sürekli genişliyor, senin farkındalığın da genişleyebilir. Bugün kendine şunu sor: "Hangi tepkim bugüne değil, geçmişe ait?" Cevabı bulduğun an, ilk kez gerçekten "şimdi"de olacaksın.
2
4
31
1,637
Güneş’i söndürmek için üzerine milyarlarca ton su döktüğünü düşün ama suyun değdiği anda Güneş’in daha da büyüdüğünü ve ortaya çıkan şeyin söndürmeye çalıştığın yıldızdan bile daha tehlikeli bir fiziksel sürece dönüştüğünü görüyorsun çünkü evrende bazı şeyleri yok etmek için kullandığımız yöntemler tam tersine onların çalışma biçimine göre yeni bir enerji kaynağına dönüşebilir ve Güneş’e su dökme fikri tam olarak bu yanılgının içine düşüyor Güneş bir odun ateşi değil oksijenle yanmıyor bu yüzden üzerine su döktüğünde bildiğimiz anlamda söndürülmesi mümkün değil merkezinde yaklaşık 15 milyon derece sıcaklıkta gerçekleşen nükleer füzyon hidrojen çekirdeklerini birleştirerek helyum oluşturuyor ve açığa çıkan enerji Güneş’in ışığını ve ısısını üretiyor yani Güneş’in sorunu alevlerin üzerinde durması değil kendi kütlesinin oluşturduğu devasa basınç altında sürekli enerji üreten bir yıldız olması Şimdi milyarlarca ton suyu Güneş’e gönderdiğini düşün bu miktar Dünya’daki okyanusların toplam kütlesinin yanında bile küçük kalır ve Güneş’in yaklaşık iki oktilyon tonluk kütlesiyle karşılaştırıldığında neredeyse önemsizdir su Güneş’e ulaştığında bildiğimiz sıvı halinde kalamaz önce aşırı sıcak plazmanın içine karışır ve suyu oluşturan hidrojen ile oksijen atomları iyonlaşır ancak burada önemli bir ayrıntı var suyun içindeki hidrojenin tamamı Güneş’in çekirdeğinde füzyona girmez çünkü bunun için gereken sıcaklık ve basınç koşulları Güneş’in yalnızca merkezine yakın bölgelerde bulunur dolayısıyla Güneş’e su eklemek onu bir anda daha güçlü bir füzyon makinesine dönüştürmez ama kesinlikle söndürmez de Asıl paradoks şu Güneş’in merkezindeki füzyon dışarı doğru basınç oluştururken kütle çekimi maddeyi içeri doğru çekiyor ve yıldızın dengesi bu iki etkinin arasında kuruluyor Güneş’in kütlesini gerçekten çok büyük miktarda artırırsan iç basıncı ve sıcaklığı da değişebilir fakat birkaç milyar ton su bu devasa dengeyi anlamlı biçimde değiştiremez yani bir yıldızı söndürmek için kullandığın şeyin onun yanında ne kadar küçük kaldığını anlamak için bile insanın sezgilerini bir kenara bırakması gerekiyor İnsan psikolojisi de bazen tam bu noktada yanılıyor çünkü zihnimiz büyük sorunları günlük hayatta öğrendiğimiz yöntemlerle çözmeye çalışıyor ateş suyla söner öyleyse daha büyük ateşe daha çok su gerekir ama bu mantık yalnızca belirli koşullarda çalışır bir yıldızla bir kamp ateşini aynı kategoride düşünmek nasıl fiziksel bir yanılgıysa hayatımızdaki her problemi daha fazla çaba daha fazla kontrol daha fazla müdahaleyle çözebileceğimizi düşünmek de benzer bir yanılgı olabilir bazen sorun kullandığın şeyin miktarı değil karşındaki sistemin nasıl çalıştığını hiç anlamamış olmandır Ve şimdi en tuhaf kısmı düşün Güneş’in üzerine dökeceğin suyun içindeki hidrojen evrenin en yaygın elementlerinden biri olsa da suyun içindeki atomların bir yıldızın kaderini değiştirebilmesi için yalnızca doğru maddeden oluşması yetmez doğru fiziksel koşullar da gerekir evrende sonuçları belirleyen şey sadece neyi sisteme eklediğin değil eklediğin şeyin o sistemin işleyişiyle nasıl etkileştiğidir Belki de insanlığın en büyük yanılgılarından biri tam olarak bu Bir şeyin üzerinde etkimiz olabileceğini düşünmekle onu gerçekten değiştirebilecek güce sahip olmayı birbirine karıştırıyoruz Güneş’e milyarlarca ton su döksen bile onu söndüremezsin çünkü evren senin sezgilerine göre çalışmak zorunda değil
9
20
1
194
35,738
kuantum dünyasında bir parçacığı sürekli izlersen değişmesini engelleyebilirsin buna kuantum zeno etkisi deniyor ve adını antik yunanlı filozof zenon dan alıyor zenon un ok paradoksu hareketin imkansız olduğunu söylüyordu çünkü her an ok sadece tek bir noktada duruyordu 1990 da bir ekip berilyum iyonlarını tuzakta tutup sık sık ölçtü ve iyonun bir enerji seviyesinden diğerine geçişinin yavaşladığını gördü ölçmediklerinde geçiş oluyordu sık ölçtüklerinde geçiş engelleniyordu yani bakmak bazen olayı durduruyor şimdi insan psikolojisine bak her gün telefonunu kontrol ediyorsun bir ilişkiye bir hedefe bir mesaja sürekli bakmak o şeyin değişimini hızlandırmıyor bazen tam tersini yapıyor zihin sürekli ölçüm yapınca hiçbir şey olgunlaşmıyor ama fiziğin uyarısı şu bu etki sadece sistemi zaten durağan tutabildiğinde çalışıyor ölçümü bıraktığında değişim geri dönüyor sen en son neye çok baktın
8
63
7
313
15,854
Deepcosmoss retweeted
Arkadaşlar merhaba, global bir firmanın affiliate satışı için creator arkadaşlara ihtiyacım var. Görsel ve video üretimi için kullanabileceğimiz bir platform. Şuan 10 kişilik ekibimle beraber dahil oldum sisteme ancak firma benden 30 ve üzeri kişi yapabilir miyiz bu sistemi diyor. Yaparız dedim :) Youtube, ınstagram , tiktok ve X platformlarında içerik üreten. Görsel ve video üreten. E ticaret yapan ( ürün videoları ve görselleri için ) Etkileşim alıp ben bunu pazarlarım diyebilecek herkes yazabilir. Ben yaparım diye mesaj atmadan önce içerik ürettiğiniz platformları ve etkileşimlerini bana bildirmeniz gerekiyor. Firma her satıştan %40 pay veriyor. Net %40. Bekliyorum.
12
3
29
3,544
Gece gökyüzünün karanlık olması, fiziğin en rahatsız edici kanıtlarından biri. Ve bunu ilk doğru anlatan kişi bir fizikçi değildi. Şöyle düşün: Evren sonsuz büyüklükte olsaydı ve yıldızlar her yöne eşit yayılmış olsaydı, gökyüzünde nereye baksan bakışın mutlaka bir yıldızın yüzeyinde son bulurdu. Tıpkı yoğun bir ormanın ortasında her yönde bir ağaç gövdesi görmen gibi. Gece, tek parça bir parlaklık olurdu. Karanlık diye bir şey olmazdı. Bu bilmeceyi 1600'lerin başında Kepler de düşündü, 1800'lerde Olbers de. Yüz yıllarca kimse tatmin edici bir cevap veremedi. Sonra 1848'de Edgar Allan Poe, kendi koyduğu alt başlıkla "bir düzyazı şiiri" yayımladı: Eureka. İçinde şu fikir vardı: Gökyüzünde karanlık görünen yerler boş olmayabilir. Işık o kadar uzaktan geliyor olabilir ki, yola çıkmış ama henüz bize ulaşmamıştır. Metin büyük ölçüde ciddiye alınmadı. Bir şairin kozmoloji yazması kibir sayıldı. Poe bir yıl sonra öldü. Bugün biliyoruz ki bu fikirde haklıydı. Evrenin bir yaşı var, yaklaşık 13,8 milyar yıl. Bu yüzden bize yalnızca o süre içinde yol alabilmiş ışık ulaşabiliyor. Geceyi esas olarak karanlık yapan şey bu: yokluk değil, henüz gelmemiş ışık. Şimdi hayatına çevir. Senin de sessiz bir karanlığın var. Bir cevap, bir özür, bir haber bekliyorsun ve gelmiyor. Bakıp hiçbir şey görmeyince ona "yok" diyorsun, çünkü başka türlü adlandırmak zor. Ama bazı karanlıklar boşluk değildir. Işık yoldadır. En ağır kısmı şu: Aynı fizik bir şey daha söylüyor. Evren hızlanarak genişlediği için, bugün çok uzaktan yola çıkan bazı ışıklar hiçbir zaman bize ulaşmayacak. Gelecek olan karanlıkla hiç gelmeyecek olan karanlık, aynı karanlık gibi görünüyor. Aradaki farkı sadece bakarak anlayamazsın. Bu yüzden bekleyen kişi sadece beklemiyor. Hangi karanlığın içinde durduğunu da bilmiyor. Sen hayatında hangi karanlığa "yok" dedin ve bunu gerçekten ölçtün mü, yoksa sadece bakıp vazgeçtin mi
14
128
6
765
57,260
Aynı odada, aynı deneyin sonucuna bakan iki kişi birbirinden farklı bir gerçek görüyor olabilir. Ve fizik bunu saçmalık diye atmıyor, laboratuvarda test ediyor. 1961'de Eugene Wigner şu düşünce deneyini kurdu: Bir arkadaşın, kapalı bir laboratuvarda bir kuantum parçacığını ölçüyor. Sonucu görüyor, kesin ve tek bir sonuç. Senin için mesele kapanmış. Ama dışarıdaki Wigner, kuantum mekaniğinin kurallarını laboratuvarın tamamına uygulayınca, arkadaşı da içinde olmak üzere bütün odayı hâlâ belirsiz bir üst üste binme durumunda tarif etmek zorunda kalıyor. Biri "sonuç belli" diyor, öbürü "henüz belli değil" diyor. İkisi de aynı teoriyi doğru kullanıyor. Onlarca yıl bu felsefeydi. Sonra 2018'de Frauchiger ve Renner bunu, birden fazla gözlemcinin birbirine dair çıkarımlar yaptığı daha sert bir senaryoya çevirdi. 2019'da Edinburgh'ta bir ekip bunun bir versiyonunu altı fotonla gerçekten denedi. Sonuçlar, üç şeyin aynı anda doğru olamayacağını gösterdi: Gerçekler herkes için aynıdır. Hiçbir etki ışıktan hızlı yayılmaz. Deneyciler ölçüm ayarını özgürce seçebilir. Birini bırakmak zorundasın. Hangisini bırakacağımız ise hâlâ açık, ve fizikçiler bu konuda ikiye bölünmüş durumda. Not: Bu deneylerde "gözlemci" bir insan değil, bir foton ve bir ölçüm düzeneği. Kimse bilinçli bir kişiyi üst üste bindirmedi. Ama soru, sonuçlar çıktıktan sonra eskisi gibi sorulamıyor. Şimdi bunu hayatına çevir. Seninle yıllarca aynı ilişkinin içinde yaşamış biri var. İkiniz de olanları hatırlıyorsunuz. İkinizin anlattığı hikâye kendi içinde tutarlı, hiçbir boşluğu yok. Ve anlatılar aynı değil. Biri yalan söylemiyor. Sorun burada. Her biri kendi kapalı laboratuvarında, kendi sonucunu gördü. En ağır kısmı şu: İki hikâyeyi yan yana koyup "hangisi gerçek" diyecek bir üçüncü gözlemci yok. Dışarıdan bakan biri varmış gibi davranıyoruz, ama o da sadece kendi laboratuvarında oturan bir başkası. Hayatında "ikimiz de aynı şeyi yaşadık" sandığın ve sonra iki farklı hikâyeye uyandığın biri var mı?
1
11
1
81
12,413
Bir uzay aracının son görevi, kendini yok etmekti. Bu kararı da onu yapan insanlar verdi. 15 Eylül 2017'de Cassini, Satürn'ün atmosferine bilerek daldı. Yirmi yıl önce fırlatılmıştı, on üç yıldır Satürn'ün çevresinde dönüyordu ve yakıtı bitmek üzereydi. Ama asıl sebep yakıt değildi. Kontrolsüz kalırsa bir gün Enceladus'a ya da Titan'a çarpabilirdi. Çünkü Cassini, 2005'te Enceladus'un güney kutbundan fışkıran su jetlerini keşfeden araçtı. Sonraki yıllarda o buzun altında bir okyanus olduğu anlaşıldı. Yani yaşam barındırabilecek bir yeri bulan araç, Dünya'dan taşıyor olabileceği mikroplarla o yeri kirletme riskini taşıyordu. Bu yüzden son aylarını bir veda turuna çevirdiler. Halkalarla gezegen arasındaki boşluğa 22 kez daldı, daha önce hiçbir araç bunu yapmamıştı. Son dalışta atmosfere girerken bile veri gönderiyordu. Anteni Dünya'ya dönük kalsın diye iticileriyle kendini dengelemeye çalıştı, ta ki atmosfer onu savurana kadar. Sinyal Dünya'ya ulaştığında araç çoktan yok olmuştu. Ekip kaybını, kayıptan yaklaşık bir saat yirmi dakika sonra öğrendi. Haber, ışık hızında bile geç kaldı. Şimdi hayatına çevir. Hiç, bir şeye zarar vermemek için ona veda etmek zorunda kaldığın oldu mu? Kötü olduğu için değil, kalırsan onun değerli olan yanını bozacağın için. Bir ilişki, bir şehir, bir hayal. Kimse sana kapıyı çarptırmadı, sen kendi elinle kapattın Doğru olanı yaptılar ve doğru olanın bedelini yine kendileri ödedi. Bazı vedalar bir kayıp değil, bir korumadır. Ama bunu bilmek, ekranda sinyalin kesildiğini izlemeyi kolaylaştırmıyor. Sen hayatında neyi korumak için bıraktın ve bunu ne zaman doğru bulmaya başladın
5
50
5,312
İnsanlığın evrene bilerek gönderdiği en ünlü mesaj büyük ihtimalle kimsenin eline geçmeyecek. Asıl kavga da bu değil, eline geçerse ne olacağı. 16 Kasım 1974'te Porto Riko'daki Arecibo teleskobu, Herkül takımyıldızındaki M13 kümesine yaklaşık üç dakikalık bir sinyal gönderdi. Teleskobun yenilenme töreniydi. Sinyalde 1.679 bit vardı. Bu sayı sadece 23 ile 73'ün çarpımı olduğu için, alıcı doğru dizerse karşısına bir resim çıkacaktı: sayılar, DNA'nın yapı taşları, bir insan figürü, güneş sistemi. Küme yaklaşık 25 bin ışık yılı uzakta. Mesaj oraya 25 bin yıl sonra varacak. Ama o zamana kadar küme yerinden oynamış olacak, yani mesaj büyük ihtimalle boş bir noktaya düşecek. Zaten ciddi bir arama olarak değil, sembolik bir gösteri olarak yapılmıştı. Ama kavga bununla bitmedi. Bir taraf şunu söylüyor: Zaten yıllardır radyo ve televizyon yayını yapıyoruz, saklanmak için çok geç. Diğer tarafın cevabı şu: Dağılan zayıf bir yayın ile bilerek yönlendirilmiş güçlü bir ışın aynı şey değil. Stephen Hawking bu ikinci tarafın en bilinen sesiydi: Bizden ileri bir uygarlıkla ilk temas, Kolomb'un Amerika'ya çıkışına benzeyebilir ve yerliler için iyi bitmemişti. Şimdi kendi hayatına çevir. Hiç görmediğin birine bir mesaj yazdın. Adresini bilmiyordun, cevap gelir mi bilmiyordun, hatta mesajın doğru yere ulaşıp ulaşmayacağından bile emin değildin. Yine de gönderdin. Çünkü içinde bir şeyin duyulmasını istedin. En ağır kısmı şu: İlk konuşan tarafın hiçbir zaman kaybedecek bir şeyi olmayabilir, ama kazanacak bir şeyi de yok. Cevap 50 bin yıl sonra gelecek. Gönderen o cevabı hiç görmeyecek. Yani bazı mesajlar cevap almak için değil, söylenmiş olsun diye gönderilir. Ve bu insanı sustuğu zamanlardan bile daha yalnız bırakabilir. Sen evrene konuşulmasına izin verir miydin, yoksa susmayı mı seçerdin?
1
9
73
20,755
Bugüne kadar bilimin ışınlanma dediği tek şey, bir şeyi gönderirken onu yok etmek zorunda kalıyor. 1997'de Avusturya'da fizikçiler bir ışık parçacığının durumunu, aralarında hiçbir şey geçmeden başka bir parçacığa aktardı. Gerçek bir ışınlanmaydı. Ama bir ayrıntı vardı: Orijinal, işlem sırasında bozuluyordu. Çünkü kuantum mekaniğinin bir yasası var: bilinmeyen bir kuantum durumunun kusursuz kopyası yapılamaz. Kopyalanamaz, yalnızca taşınabilir. Taşınınca da arkada hiçbir şey kalmaz. Bu bir bilim insanının laboratuvarda yaşadığı sorun olarak kalmadı. Filozofların en eski kâbusunu da gerçek yaptı. Derek Parfit 1984'te şunu sordu: Mars'a ışınlanma makinesine giriyorsun. Makine seni atom atom tarıyor, bilgiyi gönderiyor, Mars'ta aynı bedeni yeniden kuruyor ve Dünya'daki orijinali yok ediyor. Mars'ta uyanan kişi senin anılarınla, senin sesinle, senin korkularınla uyanıyor. O sen misin? Not: Bunu bugün bir insan için yapabilen bir teknoloji yok. Tek bir parçacığın durumu taşındı, bir insan değil. Ama soru fizikten bağımsız olarak ortada duruyor ve yüz yıldır kimse onu kapatamadı. Şimdi bir de bu soruyu sana çevir. Her gece uyuyorsun. Bilincin kesiliyor. Sabah uyanan kişi yine senin anılarınla, senin sesinle, senin korkularınla uyanıyor ve sen ona "ben" diyorsun. Dünkü sen ile bugünkü senin aynı kişi olduğunu gösteren tek şey bir süreklilik hissi. O his bir ölçüm değil, bir hikâye. En can alıcı kısım şu: Makineye girmeyeceğini söyleyenlerin çoğu, her gece aynı sözleşmeyi imzalıyor ve fark etmiyor. Makineye girerim diyenler ise, bir kez ölmeyi kabul ettiklerini söylüyor ve bunun kabul edilebilir olduğunu savunuyor. Cevabın "girerim" ise bir kez ölmeyi kabul ettin. "Girmem" ise her gece ölmeye zaten alışmışsın. Sen bu makineye girer miydin
4
20
131
16,242
4 Aralık 1930'da bir fizikçi, katılamadığı bir konferansa mektup yazdı. Hitabı şuydu: "Sevgili radyoaktif hanımlar ve beyler." Gelmeme sebebi de ilginçti. Zürih'te o gece bir balo vardı ve kendisinin orada "vazgeçilmez" olduğunu yazıyordu. Mektubun içindeki fikir ise baloyla kıyaslanamayacak kadar ağırdı. Atom çekirdekleri bozunurken enerjinin bir kısmı kayboluyor gibiydi. Pauli, enerjinin kaybolamayacağını biliyordu. Çözüm olarak, yüksüz, neredeyse kütlesiz ve maddeyle neredeyse hiç etkileşmeyen bir parçacık önerdi. Bugün ona nötrino diyoruz. Şimdi bu "neredeyse hiç etkileşmeyen" ifadesinin ne demek olduğuna bak. Güneş'te üretilen nötrinolardan her saniye yaklaşık 65 milyar tanesi, vücudundaki her bir santimetrekareden geçiyor. Başparmağının tırnağından bile. Şu an. Bu cümleyi okurken. Üstelik geceleri de durmuyorlar, çünkü bütün Dünya'yı hiçbir şey olmamış gibi delip altından sana yine ulaşıyorlar. Peki sen bunu neden hiç hissetmiyorsun? Çünkü onların senin içindeki bir atomla çarpışma ihtimali o kadar düşük ki, bütün bir hayatın boyunca vücudunda birkaç etkileşimden fazlası olması beklenmiyor. Kimse tutup yakalayamayan bir şeyi kanıtlamak da kolay olmadı. Pauli'nin fikri 26 yıl bekledi. Temmuz 1956'da Cowan ve Reines, Savannah River'daki bir nükleer reaktörün yanına kurdukları dedektörle nötrinoyu ilk kez yakaladı ve Pauli'ye telgraf çekti. Anlatılana göre cevabı, beklemeyi bilene her şeyin geleceği yönündeydi. Pauli 1958'de öldü, yani fikrinin doğrulandığını görecek kadar yaşadı. Ama en akıl yakan kısım 1987'de geldi. 168 bin ışık yılı uzaktaki bir yıldız patladı. Dünya'daki dedektörler ışık gelmeden birkaç saat önce toplam 24 nötrino yakaladı. Evren, yıldızın öldüğünü ışıktan önce, o hiç görünmeyen yolcular aracılığıyla haber verdi. Şimdi kendi hayatına çevir. Seninle en çok iç içe olan, seni en çok kat eden şeyler çoğu zaman seninle en az etkileşenlerdir. Sessizce geçerler, iz bırakmazlar, bir gün yokluklarını bile fark edemezsin. Her saniye içinden geçen birine bir kez "buradasın" demeyi akıl etmedin. En ağır kısmı şu: Nötrino sana hiçbir şey yapmıyor diye orada olmuyor değil. Bazı insanlar da öyle. Bazı şeyler de. Hissetmemen, yokluklarının kanıtı değil, sadece senin ölçme aletinin onlara yetmediğinin kanıtı. Hayatında, her gün içinden geçtiği halde bir kez bile fark etmediğin ve ancak yok olunca "bu buradaydı" dediğin bir şey var mı?
1
17
2
161
21,538
Deepcosmoss retweeted
Don't know if it is accurate or not but it is pretty damn cool.
Gökyüzünün en boş yerine bakmak için on gün harcadılar. Ve o boşluk, şimdiye kadar çekilmiş en kalabalık fotoğraflardan birine dönüştü. Aralık 1995'te Hubble Uzay Teleskobu'nun ayrılabilir zamanı, enstitü müdürü Robert Williams'ın elindeydi. Bütün astronomlar teleskobun peşindeydi: parlak yıldızlar, ünlü bulutsular, bilinen galaksi kümeleri. Williams ise Büyük Ayı takımyıldızı yakınında, tek bir parlak yıldızın, tek bir bilinen kümenin bile olmadığı bir nokta seçti. Bu nokta gökyüzünde, yüz metre ötedeki bir tenis topunun kapladığı alan kadardı. Bazı meslektaşları bunu teleskop zamanının israfı olarak gördü. Teleskop 18 Aralık'tan 28 Aralık'a kadar durmadan o noktaya baktı, yüzlerce pozlama aldı. Fotoğraf çıktığında kare boş değildi. İçinde yaklaşık üç bin galaksi vardı. Bazılarının ışığı milyarlarca yıl önce yola çıkmıştı ve o güne kadar görülen en uzak cisimler arasındaydı. Williams bir şey daha yaptı. Veriyi kendine saklamadı, herkese açtı. Kimse özel hak sahibi olmadı, kimse beklemek zorunda kalmadı. Şimdi gözünü kendi hayatına çevir. Senin de bir noktan var. Bir arkadaşlık, bir hayal, bir kapı. Bir gün baktın ve "orada bir şey yok" dedin. Gözünü ayırdın, çünkü boş görünen yere bakmak en pahalı dikkatti ve parlak yerlerde yeterince iş vardı. En rahatsız eden kısım şu: Derin Alan'ın bize öğrettiği şey galaksilerin çokluğu değil, o noktanın bütün bu zaman boyunca orada olmasıydı. Boş sandığın yer boş değildi, sadece yeterince uzun bakılmamıştı. Ve bunu öğrendiğin an müjde gelmiyor, hesap çıkıyor: o yere bakmadığın yılların hesabı. "Boş" kelimesi çoğu zaman bir ölçüm değildir. Bakmaktan vazgeçmenin en kibar adıdır. Sen hayatında hangi yere "orada bir şey yok" dedin ve ona kaç gün baktın?
1
3
317
Gökyüzünün en boş yerine bakmak için on gün harcadılar. Ve o boşluk, şimdiye kadar çekilmiş en kalabalık fotoğraflardan birine dönüştü. Aralık 1995'te Hubble Uzay Teleskobu'nun ayrılabilir zamanı, enstitü müdürü Robert Williams'ın elindeydi. Bütün astronomlar teleskobun peşindeydi: parlak yıldızlar, ünlü bulutsular, bilinen galaksi kümeleri. Williams ise Büyük Ayı takımyıldızı yakınında, tek bir parlak yıldızın, tek bir bilinen kümenin bile olmadığı bir nokta seçti. Bu nokta gökyüzünde, yüz metre ötedeki bir tenis topunun kapladığı alan kadardı. Bazı meslektaşları bunu teleskop zamanının israfı olarak gördü. Teleskop 18 Aralık'tan 28 Aralık'a kadar durmadan o noktaya baktı, yüzlerce pozlama aldı. Fotoğraf çıktığında kare boş değildi. İçinde yaklaşık üç bin galaksi vardı. Bazılarının ışığı milyarlarca yıl önce yola çıkmıştı ve o güne kadar görülen en uzak cisimler arasındaydı. Williams bir şey daha yaptı. Veriyi kendine saklamadı, herkese açtı. Kimse özel hak sahibi olmadı, kimse beklemek zorunda kalmadı. Şimdi gözünü kendi hayatına çevir. Senin de bir noktan var. Bir arkadaşlık, bir hayal, bir kapı. Bir gün baktın ve "orada bir şey yok" dedin. Gözünü ayırdın, çünkü boş görünen yere bakmak en pahalı dikkatti ve parlak yerlerde yeterince iş vardı. En rahatsız eden kısım şu: Derin Alan'ın bize öğrettiği şey galaksilerin çokluğu değil, o noktanın bütün bu zaman boyunca orada olmasıydı. Boş sandığın yer boş değildi, sadece yeterince uzun bakılmamıştı. Ve bunu öğrendiğin an müjde gelmiyor, hesap çıkıyor: o yere bakmadığın yılların hesabı. "Boş" kelimesi çoğu zaman bir ölçüm değildir. Bakmaktan vazgeçmenin en kibar adıdır. Sen hayatında hangi yere "orada bir şey yok" dedin ve ona kaç gün baktın?
2
34
1
186
12,302
Radyo teleskopla duyulmuş en ünlü sinyal sadece 72 saniye sürdü ve bir daha hiç gelmedi. 15 Ağustos 1977 gecesi, Ohio'da Big Ear adlı dev bir teleskop gökyüzünü tarıyordu. Kimse o an başında değildi. Veriler bilgisayara kaydediliyordu ve çıktılar günler sonra tek tek incelendi. Jerry Ehman, kâğıttaki bir harf-rakam dizisinin (6EQUJ5) çevresine daire çizdi ve kenarına tek bir kelime yazdı: "Wow!" Çünkü sinyal, gürültünün yaklaşık otuz katıydı. Tam hidrojenin frekansında (1420 MHz) geliyordu. Astronomlar, bir uygarlık mesaj atacaksa o frekansı seçer diye düşünüyordu. Ve tam 72 saniye sürmüştü, yani teleskopun sabit ışınından gökyüzünün geçiş süresi kadar. Bu, kaynağın Dünya'da olmadığını, yıldızların arasında sabit durduğunu gösteriyordu. Yönü Yay takımyıldızıydı. Sonra hiçbir şey olmadı. Yıllarca aynı noktaya tekrar tekrar baktılar. Aynı frekans, aynı yön, aynı sessizlik. Teleskop 1998'de yıkıldı. Yerine golf sahası yapıldı. Şimdi bunu kendi hayatına çevir. Biri bir kez, tam senin dinlediğin frekanstan, tam senin beklediğin güçle sana bir şey söyledi. Sonra bir daha hiç gelmedi. Sen o günden beri aynı yere bakıyorsun. Yeni sinyaller geldi, hiçbiri o kadar net değildi. En ağır kısmı şu: Seni yıkan, o sinyalin sahte olması değil. Gerçek olduğunu kanıtlayamıyor olman. Elinde sadece bir kâğıt var, bir daire ve bir kelime. Tekrar etmeyen şeyi unutmak kolay sanılır. Oysa evrende en çok hatırlanan şey, yalnızca bir kez gelen oldu. Hayatında bir kez gelip bir daha gelmeyen ama senin hâlâ aynı yeri dinlediğin bir şey var mı?
3
1
21
2,051
hindistan dan ingiltere ye giden bir geminin güvertesinde on dokuz yaşında bir çocuk defterine bir hesap yapıyordu ve çıkan sonuç ona kimsenin o güne kadar söylemediği bir şeyi söylüyordu yıldızların taşıyabileceği bir ağırlık sınırı vardı o zamana kadar herkes ölen bir yıldızın sonunda küçük ve soğuk bir kömüre dönüp sakince söneceğini düşünüyordu çocuğun hesabına göre belli bir kütlenin üstünde bu mümkün değildi çünkü yıldız kendi ağırlığını taşıyamıyordu bugün bu sınır yaklaşık bir buçuk güneş kütlesi olarak biliniyor bu sonucu cambridge e götürdü yıllarca üzerinde çalıştı ve 1935 ocağında londra da kraliyet astronomi cemiyetinde sundu salonda o dönemin en ünlü astrofizikçisi eddington oturuyordu çocuğun kitabını okuyarak yetiştiği adam eddington konuşmayı alayla dinledi sonra doğanın bir yıldızın böyle davranmasını engelleyen bir yasası olması gerektiğini söyledi salon güldü ve çoğu astronom büyük adamın tarafında kaldı çocuk cevap yarıştırmadı amerika ya taşındı ve hesabını sürdürdü eddington 1944 te fikrini değiştirmeden öldü chandrasekhar 1983 te nobel aldığında yetmişli yaşlarındaydı ve hesabı yaptığı geminin güvertesinden elli üç yıl geçmişti o sınır bugün hala çalışıyor ve beyaz cücelerin patlamaları 1998 de evrenin genişlemesinin hızlandığını görmemizi sağlayan ölçümlerin temelinde duruyor şimdi kendi hayatına çevir bir gün bir şeyi doğru gördün ve yüksek sesle söyledin karşında senin gözünde büyük olan biri vardı kitabını okuyarak büyüdüğün bir ses ve o sana güldü salon da güldü ve sen bir süre kendi hesabından şüphe ettin en ağır kısmı şu haklı çıkmak o insanın fikrini değiştirmedi sınır kanıtlandı ama eddington yine de dönmedi bazı insanlardan haklı olmanın karşılığında hiçbir şey gelmiyor özür de gelmiyor gelen tek şey sensin ve hesabın
3
17
1
191
32,073
Ekim 1923'te Edwin Hubble, Andromeda'nın fotoğraf plağında bir yıldızın yanına "N" yazmıştı, yani yeni bir nova buldum demişti. Sonra o harfin üstünü çizdi ve kırmızı kalemle "VAR!" yazdı. Çünkü yıldız nova değildi. Düzenli aralıklarla parlayıp sönen bir Sefeid'di. Ve bu, Andromeda'nın bizim galaksimizin içinde duran bir bulutsu olmadığını, çok çok uzakta başka bir galaksi olduğunu gösteriyordu. Evren o gece bir anda büyüdü. Ama bu mesafeyi hesaplamayı sağlayan cetveli Hubble yapmadı. Onu yıllar önce, Harvard Gözlemevi'nde "hesaplayıcı" olarak çalışan Henrietta Leavitt buldu. Saatte yaklaşık 30 sent alıyordu, teleskopa yaklaşmasına bile izin verilmiyordu. Önünde sadece binlerce plak vardı. Küçük Macellan Bulutu'ndaki yıldızları tek tek ölçtü ve şunu fark etti: Sefeid ne kadar yavaş parlayıp sönüyorsa, o kadar yüksek ışıkta yanıyor. Yani bir yıldızın göz kırpma hızından gerçek parlaklığı çıkarılabiliyordu. Gökyüzüne ilk kez bir cetvel konmuştu. Leavitt 1921'de kanserden öldü. Hubble'ın o plağa "VAR!" yazmasına iki yıl vardı. 1925'te İsveç Bilimler Akademisi'nden Mittag-Leffler, onu Nobel'e aday göstermek için mektup yazdı. Cevap şuydu: Leavitt dört yıl önce ölmüştü ve Nobel ölüye verilmiyordu. Şimdi bunu kendi hayatına çevir. Hayatını ölçtüğün bir cetvel var. Neyin yeterli, neyin başarı, neyin iyi sayıldığını bu cetvelle tartıyorsun. O cetveli sana bir gün biri verdi: bir öğretmen, bir anne, bir arkadaş. Seni bir şeye yaklaştırmak için değil, sadece doğru bildiği şeyi yaptığı için. Sen o cetvelle büyük şeyler ölçtün ve belki bir gün "VAR!" yazdın. Ama o kişiye cetvelin neyi ölçtüğünü hiç göstermedin. Çünkü gösterebileceğin zaman o orada değildi. En ağır kısmı şu: Leavitt'in cetveli evrenin boyutunu açıkladı ama o cetvelin evreni açıkladığını hiç görmedi.
3
10
84
10,989
pascal ın en çok korktuğu şeyin gerçekten var olduğunu dünyaya kanıtlayanlardan biri yine pascaldı o dönemde herkes aristoteles ten kalma bir inançla yaşıyordu doğa boşluktan nefret eder yani hiçbir yer gerçekten boş olamaz bir yerden hava çekilirse yerine mutlaka başka bir şey dolar eylül 1648 de pascal ın tasarladığı deneyle eniştesi florin perier cıva dolu cam tüpleri alıp puy de dome dağına çıktı dağın eteğinde ölçtü tepede tekrar ölçtü yukarı çıktıkça tüpteki cıva yaklaşık sekiz santim düşmüştü çünkü üstte bastıran hava azalıyordu yani gökyüzü sonsuza kadar havayla dolu değildi hava bir yerde incelmeye başlıyordu ve boşluk artık sadece bir korku değil ölçülebilir bir ihtimaldi pascal otuz dokuz yaşında öldü ve notları arasından şu cümle çıktı bu sonsuz boşlukların ebedi sessizliği beni korkutuyor ama 2021 de voyager 1 yıldızlararası uzayda bir şey ölçtü sessizliğin içinde çok sönük ama hiç kesilmeyen bir uğultu üç kilohertz civarında bir plazma titreşimi bu havada yayılan bir ses değil elbette ama frekansı insan kulağının duyabildiği aralığa denk geliyor yani ebedi sessizlik dediği şey sessiz değildi sadece üç buçuk yüzyıl boyunca duyacak alet yoktu şimdi bunu kendi hayatına çevir birine bir şey sordun ve karşılığında sessizlik geldi sen de pascal gibi okudun boşluk dedin cevap yok dedin ama o sessizliğin içinde ne olduğunu bilmiyorsun belki sönük ama sürekli bir şey vardı belki gerçekten hiçbir şey yoktu ve ikisini ayırt edecek alet senin elinde yok en ağır kısmı da şu çoğumuz bilmemeye katlanamadığı için sessizliği boşluk diye adlandırıyor çünkü boşluk en azından bir cevap belki pascal ın korktuğu şey sessizliğin kendisi değil onu okuyamamaktı ve biz hala aynı dağın eteğindeyiz
1
25
2
151
10,306
kasım 1967 de cambridge te yirmi dört yaşında bir doktora öğrencisi her gün onlarca metre grafik kağıdını elle tarıyordu ve herkesin gürültü diyeceği küçük bir tırtığa takıldı tırtık her gün gökyüzünde yıldızlar aynı yerdeyken geliyordu bu çok tuhaftı çünkü insan yapımı parazit insanın düzenine göre gelir yıldızın düzenine göre değil yani sinyal dünyadan gelmiyordu gökyüzündeki sabit bir noktadan geliyordu kağıdı hızlandırıp açtığında tırtığın aslında birbirinden yaklaşık bir buçuk saniye arayla dizilmiş darbeler olduğunu gördü bir saat kadar düzenli ve doğada hiçbir şey bu kadar düzenli davranmazdı ekip sinyale yarı şaka bir isim verdi küçük yeşil adamlar sonra yılbaşına yakın gökyüzünün tamamen başka bir köşesinde farklı bir tempoyla atan ikinci bir sinyal buldu ve uzaylı fikri orada bitti çünkü iki ayrı uygarlığın aynı dönemde aynı gezegene mesaj atması neredeyse imkansızdı gerçek şuydu bir şehir büyüklüğünde ama güneşten ağır bir yıldız saniyede bir kez kendi etrafında dönüyordu ve kutuplarından fırlayan ışın bir fener gibi gökyüzünü süpürüyordu yıldız bize mesaj atmıyordu bize hiç bakmıyordu dünya sadece ışığın geçtiği hatta denk gelmişti şimdi buna kendi hayatından bak biri vardı her gün aynı saatte yazan aynı şarkıyı gönderen aynı kelimeyle başlayan o kadar düzenliydi ki bunun sana yazıldığını sandın düzen sevgiye benziyor çünkü ikisi de gelmeyi bırakmıyor sonra bir gün fark ettin aynı düzenle başkasının yüzüne de düşüyormuş senin sandığın hat bir hat değil bir döngüymüş en az konuşulan kısım şu o yıldız yavaşlıyor ışık yaymak enerji harcıyor ve dönüş her yıl çok çok az uzuyor on milyonlarca yıl sonra ışın kapanacak yıldız hala orada olacak ama artık hiçbir şeyi süpürmeyecek yani asıl yıkım sinyalin sana yazılmamış olması değil o ışığın altında yıllarca durup ısındığını seçilmek sanmış olman ışık seni seçmedi sadece sen onun geçtiği yere yerleştin ve orada çok uzun kaldın senin hayatında sana yanıyor sandığın ama aslında dönen bir ışık var mı
2
4
30
2,976